17 Kasım 2013 Pazar

SİZİ DE DELİRMEYE DAVET EDİYORUM

 Yaşadığımız her şeyin birer kurgudan ibaret olduğunu düşündünüz mü hiç? İçtiğimiz sigaradan yaşadığımız aşklara, yediğimiz içtiğimiz şeylerden arkadaşlarımızla oturup vakit geçirdiğimiz mekanlara kadar her şeyin birer kurgudan ibaret olduğunu. Ben düşündükçe delirecek gibi oluyorum ve sizi de bu yazımda benimle birlikte biraz da olsa delirmeye davet ediyorum. Sigara Amerika’da ilk üretilmeye başlandığında doktorların sigarayı tavsiye ettiğini biliyor muydunuz?  Evet, o zamanlar reklamlarda, filmlerdeki karizmatik ve yalnız-esrarengiz beyefendilerin, acılı, terk edilmiş ve dertler içinde kıvranan güzel bayanların iki parmağının arasında hep aynı şey vardı. Sigara, adeta bir anti depresan, bir mutluluk kapsülü olarak gösteriliyor ya da karizmatik ve esrarengiz görünmenin vazgeçilmez aksesuarı olarak bizlere empoze ediliyordu. Ama o küçük anti depresan, karizmanın o vazgeçilmez havalı aksesuarı bizlerin elinde hiçbir zaman o filmlerdeki güzel bayanlar ve yakışıklı erkeklerinkinde durduğu gibi güzel durmadı. Kimine illetli bir bağımlı tipi, kimine de geçmeyen itici bir koku bıraktı. Dumanı hiçbir zaman filmlerdeki gibi havalı, yavaş yavaş süzülmedi. Aslına bakarsanız çoğu rüzgarda suratımıza çarpa çarpa dağıldı.


 Aynı sigara şimdi bir iticilik sebebi. Bulunuşunun üstünden yıllar geçti ve aynı fakülteyi bitirip aynı eğitimi alan aynı doktorlar şimdi sigaranın zararlı olduğunu haykırıyor bize. Aynı televizyonlar ilk zamanlar ballandıra ballandıra reklamını yaptıkları boku şimdi gözümüze soka soka kötülüyor. Aynı ciğerlere birkaç sene önce şifa veren ot şimdilerde aynı ciğerleri öldürüyor. Peki ne değişti? Hiç düşündünüz mü? Sordunuz mu kendinize?
 Yaşadığımız aşklar bize mi ait peki? Aşkı gerçekten hissettiğimiz için mi arıyoruz yoksa bizim de filmlerdeki gibi bir ilişkimiz olsun diye mi? Aşkı bir çocuğun  babasına ‘’Banane banane o arabadan Murat’ın bile var bir benim yok, bende istiyorum!’’ demesi gibi mi istiyoruz yoksa gerçekten kalbimizde hissettiğimiz boşluğu doldurmak için mi? İçimizde hissettiğimiz boşluk kalbimiz de mi aklımızda mı?
 Ben 17 yaşındayım. Şimdiye kadar başımdan 7 ilişki geçti. İlk ilişkim çok masumdu. Bilirsiniz işte klasik bir ilkokul aşkı. Sümüklü burnumuzu çekerken yanımızdaki ‘’sevgilimiz’’den çekine çekine yürürdük. Elimiz ayağımız birbirine dolanırdı. İki cümleyi yan yana getiremezdik. Şimdi düşünüyorum, o yaşta bir çocuk neden aşkın eksikliğini hissedip bir sevgili bulma arayışına girer ki? Hatırlıyorum da o zamanlar Sihirli Annem’i, Beyblade’i falan izlerdik hep. Oradaki çocukların hepsinin de sevgilisi vardı. Benim niye yok demiştim. Demek ki bu olmalı, benim yoksa ben eksiğim demek ki. İşte o düşünce kafamda ilk ampulü yaktığından beri aşkı hep ‘’Murat’ın siyah havalı arabası’’ gibi görmüşüm aslında. Sigara gibi Aşk da bir insanı ‘’tam’’ yapmak için önemli bir aksesuardı benim için, çoğumuz için.
 Ben hep o siyah arabayı aradım ve ben aradıkça o siyah arabalar suratıma karşı acımasızca vuruldu. Senin neyine o siyah araba. Hayatımın hayallerle, yeni fikirlerle, araştırma arzusuyla, belki ufak icatlarla geçmesi gereken en güzel yılları iki tane götü boklu kızı elde etmeye çalışarak geçti. Şimdi o götü boklu kızlar-sümüklü erkekler hala siyah araba peşinde ama ben delire delire anladım bu işte bir terslik olduğunu. Diyorumya delirmek kötü değildir aslında. Akıllılar ne yapıyorlar da akıllı sıfatını alıyorlar sanıyorsun okuyucu? Eğer sana denileni yaparsan, reklamlarda sana al dediklerini alıp yap dediklerini yaparsan akıllı olursun. Heh! Aferin iyi bok yiyorsun! Yapma… Buraya kadar okuduysan biraz daha dayan da birlikte delirmeyi tamamlayalım.
 Şimdi soruyorsun ‘’Abi iyi tamam da bunları nereye bağlayacaksın?’’ diye. Haklısın. Bak şimdi nasıl oturacak her şey yerine.
 Bu devran nasıl dönüyor sence? Sigaradan başlayalım; ne yaptılar bize dostum? Önce tutuşturdular elimize bir sigara paketi, iç dediler, ooh yarasın tosunuma bak çok faydasını göreceksin dedi okul okumuş doktorlar. Bir bildikleri vardır adamlar senelerce okumuş boş konuşmuyordur dedin içtin. İlk dumandan bir bok anlamadın bu ne biçim tat ulan dedin ama yine de içtin, şifa niyetine… İlk paket bitti. Dedin şifa yarım kalmasın, bir paket daha aldın. Sonra bir ara paran bitti bir hafta kadar içmedin, baktın elin ayağın titriyor, oradan buradan bulup buluşturup bir paket daha aldın, bir de baktın ki ne baş ağrısı kaldı ne titreme. Vay be! Bak doktor boşuna söylememiş dedin. Hiç durup düşünmedin ki yahu ben bu zamana kadar ağzıma sürmedim ne titreme vardı ne bir şey. Ama olsun, sonuçta titremelerin geçmiştiya, önemli olan oydu. O sırada sigara üreticileri bayram ediyordu tabii. Hem eli ayağı titreyen hastalıklı halka ‘’şifa’’ dağıtıp sevap kazanıyor hem de paranın gözüne vuruyorlardı. E bir de bu fabrikalar vergi veriyorlardı tabii devlete. Devletin de keyfi tıkırındaydı, vergilerden kasa taşıyordu. Ne mübarek şeydi şu sigara! Sonra yıllar geçti… Bir de baktı ki devlet gençler yavaş yavaş kanser denilen bir illete kapılıp ölüyorlar. Devlet bir yerden kazanayım derken bir diğer yerden kaybediyordu. N’oluyordu yahu! Hemen araştırmalar yapıldı. Bilin bakalım o araştırmaları kimler yaptı. Birkaç sene önce sigarayı şifa niyetine millete öneren doktorlar! Birde baktılar ki o şifa kaynağı safi zehir! Tırnakları sertleştirip sesi kalınlaştırmaktan başka bir boka yaradığı yok! Hemen duruma el attı tabii ‘’Devlet Baba’’. Durun dedi, bu sigara tam bir zehir, içmeyin ölürsünüz haa cısss! E ama birkaç sene önce? Yok yok o zaman başkaydı o zaman bizde faydalı sanıyorduk. Siktir. O zamanlar işler tıkırındaydı. Vergiler takır takır yatıyordu. Ama sonra daha büyük para getiren gençler azaldı. Devlet Baba ikisinden birini tercih etti. E yazı tura atıp seçmeyeceklerdiya. Hangisi daha karlıysa onu seçtiler. Ama artık çok geçti. Herkes alışmıştı bir kere titremelerine derman olan ilaca. Şimdi gülen taraf ellerinde kokteylleriyle hayatında sigaraya el sürmemiş sigara üreticileriydi. Birde dalga geçer gibi paketlerin üzerine ‘’Aman haa içmeyin ölürsünüz’’ yazıyorlardı. Keyiflerine keyif katılmıştı. Millet muhtaçtı artık o derman çubuğuna. Düşünmeden alıyorlardı. ‘’Düşünmeden’’…
  İşte aşk da sigara gibiydi sevgili okuyucu. Her filmin, her dizinin baş konusuydu. Bizim hiçbir zaman görmeye imkanımızın olmadığı dağ eteklerinde, kumsallarda, bir kamp ateşinin başında yaşanan ateşli öpüşmeler… Biz dağ eteğine çıkmaya kalksak yorgunluktan kan ter içinde kalır, kumsalda yürümeye kalksak ayağımıza bira şişesinin kırıkları batar, kamp ateşi yakmaya çalışsak yağmur yağar, öpüşmeye kalksak sevgilimiz evlenmeden olmaz derdi. Velhasıl filmlerdeki gibi olmadı hiçbir zaman. Olduramadık. Ya bizdeydi sorun ya da her şeyi aylar öncesinden hazırlayıp bize o an olmuş gibi gösteren kaşar yönetmenlerde. Ama arayışımızdan hiç vazgeçmedik. Sorun hep bizde sandık. Herkes o dağın eteğine çıkıyor, kumsalda yürüyor, kamp ateşini yakıp öpüşüyor bir biz beceremiyoruz diyorduk. Ama öyle bir dünya yoktu! Kimsenin yoktu ama herkes arıyordu.
 Biz aşkı çok büyüttük içimizde. Böyle boktan bir dünyada aşık olunca birden her şey mükemmel olacak sandık. Aşık olunca yola balgam atan amca tükürüğünü içinde tutacak, aniden esen sert bir rüzgarda yağlı saçlarımız Edward’ınki gibi dalgalanacak sandık. Peki bizim bu arayışımızdan kimler mi yararlandı? Ne de olsa kendi içimizde yaşıyorduk yahu kime ne çıkarımız vardı değil mi?
 Duygular dostlarım, insanda en kolay sömürülen şeydir. Siz aşkla, dinle, öfkeyle, ayrılıkla, kavuşmayla, hüzünle, mutlulukla alakalı bir film, bir kitap, bir resim, bir kolye, bir müzik yaptıysanız ve eğer sesinizi de azıcık duyurabildiyseniz köşeyi döndünüz demektir. Gerçekten aşık bir insan hiçbir zaman sevdiğinin onu götürdüğü mekanın kalitesine, ona aldığı kolyenin/yüzüğün fiyat etiketine, onun ne marka giyindiğine, Facebook’ta durumlarını/fotoğraflarını kaç kişinin beğenip Twitter’da attığı twitlerin kaç favori/rettweet aldığına bakmaz. Bunlar önemsizdir onun için. O olsun, onun olsun, yeterdir onun için. Ama işte bu Murat’ın Siyah arabasından alanlar hep bunlara bakar. İşte kullanılan budur. Sizin de aşk dediğiniz şey eğer buysa işte sokaktaki kuyumcu, güzel manzaralı klas bir restoran, koltukları rahat bir sinema o zaman karlı olur. Eğer sizin de ‘’aşkınız’’ Murat’ın siyah arabasıysa hayırlı olsun efendim artık siz de çarkın bir parçasısınız.
 İşte kurgulanan budur sevgili okuyucu. Başımızdaki senaristler önce bir şeyleri bize enjekte eder. Onları olmazsa olmaz gösterir, sonra da aman cıss bu kötü, ı ıh kaka der. Ama sonuçta kazanan hep senaristtir, kaybeden de biz. Sonsuz bir boşlukta buluruz kendimizi. Kullanıldığımız hissederiz ama suçu karşımızdakine yada kendimize atarız hep. Hiç demeyiz ki ben neden bunları yaptım ki. Durup dururken neden sigaraya başladım? Aslında hiç eksikliğini hissetmiyorken ‘’o filmi izledikten/ o kitabı okuduktan/ o resmi gördükten’’ sonra birden benim de bundan olmalı deyip neden gidip bir kıza sevgili olmayı teklif ettim? Benim var olma amacım bu mu? Düşün okuyucu.
 Şimdiye kadar ki hayatının senaristi ben olayım. Bak şimdi; + filmlerde, dizilerde sürekli aşkı empoze ettim, oradaki aşklar hep mutlu bitsin ama, sakın ha ayrılma ihtimalini yansıtmayın tamam mı yönetmenler. – Tamam efendim. + Sonra bu insancık aşık olsun (olduğunu sansın), sonra zaman geçtikçe baksın ki ‘’ulan bu benimkisi hiç filmlerdeki gibi değil’’, sansın ki sorun karşısındakinde, normalde filmlerdeki gibi mükemmel bir aşk yaşayabilir ama karşısındaki noksan olduğu için yaşayamıyor. Sonra bunu anlayınca n’apsın, e kızı/erkeği terk etsin tabii. Ardından terk edilen taraf teselliyi hemen sigarada/alkolde/uyuşturucuda yada acı yüklü şarkılarda bulsun. Onların fabrikasının vergileri bize işliyor dimi? – Evet efendim. + Heh tamam, aman haa para başka yere akacaksa boşuna uğraşamayalım. – Yok efendim hepsi bize bağlı. + Tamam o zaman, sonra bu döngü böyle devam etsin.  – E efendim bu insanlar hiç durup düşünmeyecek mi bir yerde yanlışlık var diye? + Sen merak etme, öyle bir işleyeceğim ki bu anlattıklarımı, düşünme ihtiyacı bile hissetmeyecekler, hem boşversene sen, şu kasayı aç da paraları bir daha sayalım eksik olmasın. – Hemen efendim…
 Evet sevgili okuyucu, sen ne diyorsun bu işe? Ben düşündükçe delirecek gibi oluyorum ve seni de biraz da olsa delirmeye davet ediyorum…


                                                                                                                         TALHA ENES BİŞKİN 
                                                                                                                    22:40  16/11/2013 -Kadıköy 

                                                                                                                             


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder