27 Eylül 2015 Pazar

Ocakta Çayım Var

 Kimin ne söylediğini duymaz amaç tıkaçlarıyla kulaklarını kapatanlar.

6 Eylül 2015 Pazar

LİMONLU SODA

 Keder bağımlılığı belki de tüm derdim. Ne neden doğduğumu, ne de neden öldüğümü hiçbir zaman bilemeyeceğim. Dinmek bilmeyen bir hırsım belki de ben. Belki de tüm karabasanların ruhunu temsilen dünyaya yollanmış ruhsuz bir et parçası. Bu bloğu açtığımdan beri kendimden hep belkilerle bahsettim, farkettin mi okuyucu? Çünkü kendimi, milyonlarca yıldır kapalı kalmış av resimleriyle dolu bir mağaranın çizimlerini çözmeye uğraşan bilim adamları kadar biliyor, tahminler üzerinden anlam çıkarmaya çalışıyorum. Misafirliğe gelen yabancının çayını mutfağa gidip kendi doldurması kadar yakınım içimdeki ben'e. Belki de içimdeki ben'in mutlu bir "şey" olmasına şartlandırıldığım için bu kadar yabancıyım olaya. Belki de 'ben' sadece sefil bir karabasanımdır. 
 Adi bir oyuncu oldum hep. İçimde, etimle beslenen şeytanın bana öğrettiği en kadim yetenekti gerçekleri saklayabilmek. Çok konuşanın hata yapacağını bildiğim için çok sustum. Kaçanın kovalanacağını bildiğim için olduğum yerde durdum. Ama yine de kovalandım okuyucu. Kimse kötünün varlığını kabullenmek istemedi. Aşık olunanı hep temiz kabul etti. Gördüğü ilk kötülükte de artık değiştiğim söylendi. Ben hep kötüydüm, sen körü oynadın, ben de dilsizi demek istedim onlara. Bak işte, konuşturdun beni.
 Dilsiz bir küfürbazın dilinin açılması ne kadar iyidir? Tecavüzcü bir kısırın iyileşmesi? Tohumu sulanmayan bir etcil bitkiyi sulamak sevap mıdır allasen? Şimdiye kadar meleklerin deli olduğunu kimsenin düşünmediğini söyleme bana. Ya tanrı şeytansa? Çift kişilikli şizofren bir tanrının kendiyle savaşının piç kurbanları olduğumuzu öğrendiğinde hala suçlayabilecek misin beni? İyi'nin, kötü'ye aklı ermeyenlerin çıkardığı meyan kökü şerbeti olarak satıldığı bir handa limonlu soda söylemek seni kurtarabilecek mi? Benimle konuş okuyucu. Konuş ki anlatayım. Konuş ki anlat. 

31 Ağustos 2015 Pazartesi

"MORFİNSİZ ÇEKİLEN SANCILAR"

 Yazıma 'Şayir' Batuhan Dedde'nin "Morfinsiz Çekilen Düş Sancıları" adlı 'şiyir' kitabının adıyla başlamak istedim. Tabii ufak bir değişiklik yaparak. Çünkü yaşadığım şeyler düş olamayacak kadar gerçek, lakin gerçek olamayacak kadar da düş kokulu. İnsanları tanımaya başladım okuyucu. Komik değil mi allasen? Doğduğum günden beri arasında olduğum yaratıkları daha yeni tanımaya, 'kendimce' idrak etmeye başladım. Bir yolculuğun ilk adımı bu benim için. Sonunda ölüm olacak olan bu  yolculukta başlangıç olarak hissettiğim en yoğun duygu şüphesiz ki şaşkınlık. Hayat bana arasıcak, ana yemek ve tatlı olarak daha neler sunacak henüz bilmiyorum. Ama eğer bu yemeğin devamı da böyle gidecekse kesin olarak söyleyebileceğim tek şey; şef en yakın zamanda siktir olup gitmeli. Bu hayat bir restoransa, ve bu çıktığım yolculuk şuan başında durduğum sofraysa, şef tabii olarak tanrıdır. Bazen üstü açık avm'mizden "şefim, olmamış bu be! Ne dersin?!" demek geliyor içimden. Bunun yerine sadece sövüyorum. İçimize öyle zehirler zerk etmiş ki bu şef, insanın insan olası gelmiyor. Aslanlara küfreden aslan gördün mü hiç? Ya da sikiyim filleri diyerek sürüsünü bırakıp tek takılan bir fil? O ne biçim boyun amk deyip arkadaşıyla dalga geçen kaç deve çekti şimdiye kadar NG kameraları. İntihar eden yunuslar ve balinaların bile meçhulleri biz değil miyiz? İnsan ne boka yarar allasen? Ne için koşturuyoruz biz? Yaşamak için çalışıyoruz deyip çalışmak için yaşıyor olmayalım? Sevdiğim için sikiyorum desek de sikebilmek için sevmiyor muyuz? Önemli olan iç güzellik diyen kaç gelin evlendi kısır bir adamla? Sevişemeyen kadınla evlenmem diyen kaç erkek iğrençliğini görüp intihar etti? Hayvanlardan tek farkımız yaptığımız pisliklere şirin paltolar örebilmemiz değil mi? Uzaylıları bulduktan sonra porno sitelerinde "Alien Porn" kategorisi açılmayacağına dair benimle iddiaya girmek isteyen var mı? Gereksiz değiliz okuyucu. Ama bu dünyadaki görevimiz de evrene katkı sağlamak falan değil. Evrenin bağışıklık sistemini güçlendirmek için gönderilmiş mikroplarız sadece. Tek bir şeyi unutmuş "şef". Bu restoranın ecza dolabı yok!

19 Ağustos 2015 Çarşamba

PİŞTİ Mİ?

 Kumarda kaybeden aşkta kazanır sözünü ilk duyduğumda sıçtığımı anlamıştım. Pişti oynamayı bile bilmeyen biri olarak benim için en büyük kumar satrançta ilk hamleden şahın sağ çaprazını açıp rakibimin bunu farketmemesini ummaktı çünkü. Gelgelelim zamanla aşka karşı peşimi bırakmayan bu şanssızlığın aslında benim uğurum olduğunu fakettim. Bu şanssızlıktan doğan öfke beni besliyordu. Şarkılarımda bu öfkeden besleniyordum. "Ulan sen de iyice mustafa ceceli kesildin, metal ayağına aşk şarkıları mı kakalıcan bize amk" demeyin. Şarkı yazarken, en azından ben şarkı yazarken, beslendiğim duygunun kaynağı önemli değildir. Benim için önemli olan, o anda içime dolan ve damarlarımda hissettiğim salt duygudur. 
 Gülmeyin ama siyasi içerikli bir şarkı yazarken eski sevgilimi düşünüp onun öfkesiyle şarkı yazmışlığım bile var. 
 E günümüz siyasi olayları zaten yeterince insanı öfkelendirebilecek seviyede diyebilirsiniz. Doğru. Fakat benim birşeye gerçekten sinirlenebilmem için onun bizzat şahsımı ilgilendirmesi gerekir. Somut olarak. Verdiğim vergilerle sikimsonik örgütlere silah yardımı yapılması insanı öfkeler içinde bırakabilir, evet. Fakat bu benim için somut birşey değildir. Buna gerçekten yürekten sinirlenmem için birinin beni sokak kenarında sıkıştırıp "sökül ulan paraları pezeveng" demesi ve yine gözümün önünde o parayla bir koli silah alıp örgüt üyelerine hayırlı olsunlar eşliğinde nazar boncuğuyla birlikte dağıtması gerekir. 
 Buna eski kafalılık ya da kaz kafalılık diyebilirsiniz. Bence de öyle. Velhasıl nerden gelmiştik bu konuya. Heh, aşk geçicidir yaşasın ülkü ocakları. 
(Evet, gündemde olmayan bir aşk bile insanın kafasını karıştırabilir.)

18 Ağustos 2015 Salı

SERZENİŞ

Düzenli olarak yazmamamın düzenli mazeretleri var. Düzenli bir halet-i ruhiyem olmaması bu mazeretlerin en başında geliyor şüphesiz. Ne zaman bir şeye başlasam içimdeki düzen düşmanı piç harekete geçiyor. 
 Bir işe başladım. Gönül verdiğim müziğe finansman sağlamak için diğer bir tutkum olan kitaplarla içiçe bir meslek. Kitapçı oldum. "Koskoca ben don atlet satacak değilim ya!" deyip kitapçı oldum. Fakat hayat benimle yeniden taşak geçti. Bu devirde kitap satmanın da don atlet satmaktan farksız olduğunu gördüm. Aşk tutkusuyla yanıp tutuşup, yanınbaşındakini görmekten aciz koca bir "zavallılar güruhu"nun, benim onlara yakıştırdığım bu sıfatı utandırmayarak, zavallıca, basit ve edebi değerden en ufak nasibini almamış kitaplara hurra saldırdığı ve biz kitapçıların da Orhan Veli'ler ile Can Yücel'ler ile halka "ışık satma" umutlarımızın "Kötü Çocuk"lar "Sarah Jio"lar satma işleriyle kirlendiğini, paçozlaştışığını gösterdi bana hayat. Hayat olgusunun, hayallerin üzerie pisleyip sonra da üstlerine bir güzel tükürmekten başka bir vazifesi olmadığını düşünmeye başladım. 
 Tüm bunlara şahit olurken bir yandan da paranın ne kadar glikozla şişirilmiş bir tatlı olduğunu farkettim. İnsana sunduğu nimetler, insanı ona köle etmek için yeter de artar bile. Ben paranın değil, para benim kölem diyen hiçbir insana inanma. Para, köleleştirilemeyecek kadar asil, tapılamayacak kadar da avam bir aziz, şu hayat denilen yüksek tavanlı ibadethanede. 
Para ne kadar gurursuz bir orospuysa,
Zaman da o kadar gururlu ve kibirli.
Bu yüzden saatler boyun eğer tek bir parça kağıdın önünde. 
İşte bu pazarlık bu derece kirli.
 Tüm bu kirin pasın içinde temiz mesajlar veren şirin şarkılar yazmamı da beklemesin lütfen kimse. 
Yeni şarkılarımın en temizi bile olur ancak cehennemin dibine sürülen sabıkalı bir meleğin cennete özlemi anlatan methiyeleri.
"Sevgiyle kalın."

 Talha Enes BİŞKİN  
Tarih: 18 Ağustos 2015  / Yer: Çayı 2 liraya satan bir kafe.

7 Nisan 2015 Salı

KÖYLÜ KIZI / "Şiir"den Hallice

Bazen bir köylü kızı istiyorum,
Çoğu zamansa bir köylü kızı olmak.
Her sabah en temizinden bir nefes alıp,
Her gece sonsuz tane yıldızdan koleksiyonumu tek tek saymak.

Kirletilmiş bir ruh istemiyorum temiz bir bedende.
Ve üstüne defalarca cigara yakılmış bir vücut da süslemiyor hayallerimi.
Bazen yumurtamda sadece sarısı olsun istiyorum,
Bazense bir köylü kızı, hatta köylü kızı olmak.

Tek şişede sikilmiş, hatta belki tek şişeyle sikilmiş bir kadın mıyım?
Belki bir adam? Bir şişelik götü olan bir şişelik bir adam belki?
Hayır, hayır hiçbiri değil!
Sadece şişenin ne olduğunu bilmeyen bir köylü kızı.

Evet, ziyadesiyle kirlendik. 
Sakın kandırma kendini,
Kimse tarafından zorla kirletilmedik.
Hadi zorla kirletildik, neden temizlenmedik?
Hadi temizlenmedik,
Neden zorla temizlendirilmedik?

Hüzünlerle yanan son sokak lambasının başında bir otobüs bekliyorum.
Hüzünler yanlışlıkla önce kalbimi, sonra sokak lambasını yakmış.
Ondan mütevellit sokak lambasının ışığı hafiften cılız kalmış.
Otobüsüm geldi, şimdi köylü kızına doğru gidiyorum, ya da köylü kızı olmaya gidiyorum.

Köylü kızına öyle yaklaştım ki, en temizinden bir nefes alıp cigara dumanı olarak geri verdim sevincimden. 
Köylü kızı da almış olmalı bu selamımı, hemen bir şişe kapmış evinden.
Demiş; şehirden geliyor beyim, ona herşeyi bildiğimi göstermeliyim.
"Şehirli bey" haykırmış; ben böyle işin ızdırabını sikeyim!

Talha Enes Bişkin 
07/04/2015
İstanbul



10 Mart 2015 Salı

HAYAT GÖTTÜR ( Ani Celallenme -1- )

Blogger uygulamasına girip de "Yeni Yayın" butonuna tıklamayalı uzun zaman oldu. Merhaba okuyucu. Yokluğumu hissettiğini sanmıyorum. Gerçi burda yazdığım şizofrenik yazıları kaç kişinin okuduğunu da tam olarak bilemiyorum. Sadece boşlukta hissettiğim anlarda buraya birkaç şey karalıyorum. Hayat gün geçtikçe daha çok şey öğretiyor bana, ve büyük ihtimalle diğer insanlara. Koşuşturmaca ne demekmiş onu öğrendim. İnsan, kitlelerin, koca sistemlerin altında tek başına kalınca nasıl ezilirmiş onu öğrendim. Ve yine o insan, sisteme uyarak sistemin anasını nasıl bellermiş onu planladım, öğrendim, öğreniyorum. Sistem biziz, sensin, benim, onlar, hepimiz, cemil cümle alayımız sistemi oluşturuyoruz işte. Ne zaman sesimizi çıkarmayı ve kendimizden bir şeyleri feda ederek boyun eğmeden kendi ayaklarımızın üstünde zirveye oynamayı öğrenirsek o zaman sistemin belasını sikebilicez. Bu, her işte, her alanda böyle. Her zaman yükseklerde tanıdıkları olanlar senden daha hızlı yükselir. Ama merak etme, genelde onlardan bi bok olmaz. Şişme balonlardır onlar. İçlerinde sadece hava vardır. Hızlı yükselirler ama çabuk patlarlar. İşte sen, sen eğer bu satırları okuyorsan sakın onlardan olma. Biz mermi gibi olmalıyız. İçimiz; iyice sıkıştırılmış barutla dolu olmalı ve o sayın amınakoduklarımın götlerini delmek için sivrilmeli başlarımız. İşte o zaman ne kadar yükselirsek yükselelim, kimse bizi patlatamaz. Bir grup kurdum. Korkmayın, reklam almıyoruz daha Yaşamdan Satırlar sayfası olarak. Bilen biliyor zaten. Şimdiye kadar tecrübe ettiklerimin (doğrusuyla/yanlışıyla) birikimiyle, hiçbir tanıdıktan destek almadan, kendi imkanlarımızla yepyeni bir oluşuma hazırlanıyoruz. Hiçbir tanıdıktan destek almamamızın bir sebebi de hiçbir tanıdığımızın olmaması ama konumuz bu değil. Bir çok genç grup sahnelerde şuan. Cover yardırıyorlar. Başlarında hocaları. En büyük biletleri de o hocalar. Metal müzik kardeşliktir falan. Sikmişim böyle kardeşliği be sayın amınakodumunun. Herkes kendine müslüman. İşte böyle bir ortamda sike sike hazırlanıyoruz biz. Barutu iyice sıkıştırıp başımızı iyice sertleştiriyoruz götlerini delmek için. Çünkü hayat göt sikenlere yol açar. Hayatın hiç kimseye severek verdiğini görmedim şimdiye kadar. Göt verilmez, göt alınır ve hayat göttür. O götü sikmezseniz, o sizi siker. Saygılar okuyucu...