29 Kasım 2013 Cuma

ONLARI DA UNUTMAYIN!


 Havalar soğumaya başladı arkadaşlar. Bu soğuk havalarda sokak hayvanlarının yemek bulması da gittikçe zorlaşıyor. Hele ki kar da yağdıktan sonra açlık tehlikesiyle karşı karşıya kalacak bir çoğu. Tabii ki sokakta kalan insanlar da var ama belediyeler sokakta yaşayan insanlar için belli yerler ayarlıyor. Olan yine bu küçük dostlarımıza oluyor.


 Onları bu durumdan kurtarmak ise çok kolay aslında. Sokağınıza ya da kapınızın önüne koyacağınız bir kap mama, ekmek artığı vb. onları aç kalmaktan kurtarabilir.



SOKAĞA ÇIK OKUYUCU


Yağmurun sesi o kadar hoş ki… Akşam hava kararınca – hele ki bir de bu mevsimde- sokağa çık okuyucu. Sokağın keyfini çıkar. Bir de yakınlarında oturan bir can dostun, yakının varsa yaşadın! Bak gülme şimdi yazacağım şeye. Ben yaptım. Vallahi bak! Saat gece 11. Aradım bir tanecik dostumu, kalk ulan dedin şu havaya bak mis gibi, sen sermişsin kıçını yatıyorsun hala. E ne kadar can dostu olursa olsun insanoğlu işte çiğ süt emmiş. Sigaran varsa gelirim dedi, ulan tamam gel çay da benden dedim. Anlamadı tabi ilkten. Sokak, çay, sigara, Enes?
 Ne mi yaptım? Kaptım termosu –ufak termoslar vardır bardak gibi, babaannemin piknik termosu değil yani ama ha birkaç gün sonra sokakta elinde koca koca termoslarla dolaşan insanlar görmeyeyim- doldurdum içine mis gibi elceezlerimle yaptığım tavşan kanı çayı – övünmek gibi olacak ama çok güzel çay yaptığımı söylerler, kaçak çay, tomurcuk falan, ama gizli tarif bende tabii- ağzını kapadığım gibi çıktım sokağa. Kapıyı açtığım an yüzüme çarpan ferahlığı hissetmeniz lazım. O yağmurun toprağa lütfettiği kokuyu hiç söylemiyorum zaten. Birden iştahım açılıverdi koşar adım gittim dostumun yanına. Uzattım bir sigara, o onu yakarken bende çıkardım cebimden termosla iki plastik bardak. İlkten bir sırıttı sonra’’ şaşırmıyorum artık’’ dedi. –manyak olmanın dezavantajı işte, bir süre sonra serçe parmağınızla fil de kaldırsanız insanlar şaşırmıyor- Sonra bende gülümsedim koydum çayları yaktık sigaraları ve o an benim için vazgeçilmez anlardan biriydi.
 Biraz canlandırayım mı gözünüzde? Bak şimdi; her yer zifiri karanlık, ortamı –kısmen- aydınlatan tek şey sokak lambasından sızan ince ışık, çatıdan damlayan yağmur damlalarının sakin sesleri, topraktan yükselen o mis kokuyla soba bacalarından çıkan dumanın o sert kokusu ve o soğuk içinde içimizi aydınlatan tavşankanı bir bardak çay…
 Sokağa çık okuyucu. ‘’Hava karardı artık’’ gibi saçma bir cümleyi çıkaralım dilimizden hep birlikte. Herkese öğret asıl yaşamın gece başladığını. Aranılan sükûtun gecelerde olduğunu öğret onlara.
 Sokağa çık…

                                                                                                                 TALHA ENES BİŞKİN

                                                                                                               20/11/2013 22:40  -Kadıköy

20 Kasım 2013 Çarşamba

KENDİNİ DE UNUTSAYDIN


KİMSELER ANLAMAZ SENİ


Saatler geçer üstünden,
Zaman akmak bilmez katılaşmış kalbinin sert duvarlarından…
Sigaralar yetmez olur ciğerlerindeki acıya,
Bir şişeyi kavrar parmakların
İçini yakan bir şeydir ama aşktan mıdır şaraptan mı bilemezsin, sadece içersin…

Bütün gece ağlarsın boktan kaderine,
Bütün İstanbul’a yağmur olur yağar gözyaşların…
Kimseler anlamaz seni bilirim.
En candan kandan dostun bile gelse yanına, en fazla oturur yanında işte öyle…
Belki bir sigara uzatır, tabi o da talihli günüyse.

                                                                                                                         TALHA ENES BİŞKİN

                                                                                                                18/11/2013 10:35  -Kadıköy

                                                                                                                      

DARPHANE DERSHANELERİ -SİZİ GELECEĞE HAZIRLAR…-



 N’oluyor yahu bu eğitim sistemine? Bir şeyler  olduğu konusunda hem fikiriz tamam ama nedir bu acele? Sınava son gece çalışan lise öğrencisi gibi 10 küsür senelik iktidar daha yeni el atıyor eğitime. Ne bu acele denildiğinde de ‘’Türkiye çok vakit kaybetti.’’  Ulan kaybettiysen sen kaybettin, üç dönem oldu be 3 dönem! Tamam anladık Ergenekon vardı, terör vardı zart zurt. E peki kardeşim sormazlar mı Milli Eğitim Bakanına, be adam sen de mi görevliydin ergenekon’da, terör örgütü operasyonlarında. Diğer bakanlar işini yaparken sen ne yaptın? – Ee şey.. SBS diye bir şey yaptım, acayip tuttu ama tadı damakta kalsın dedik birkaç sene sonra kaldırdık. Öğrencilere de heyecan oldu.
 Vallahi eksik olmayın! Her neyse. İşte böyle sevgili okuyucu, bu ülke kurulduğundan beri bir türlü doğru düzgün bir eğitim sistemimiz olmadı. Olduramadık. Olduramadılar.
 Şimdi de dershaneler kalkacakmış. Kalksın. En başından böyle bir oluşumun yapılanmasına izin vermeleri hataydı zaten. He neden izin verdiler, acaba buda planlanmış bir olay mıydı yoksa ‘’boşver biraz kendi hallerinde takılsınlar sonra boş bir vakitte bakarız icabına’’ tarzında bir yaklaşımla mı izin verdiler orasını bilemeyiz.  Ama neticede bugün yarın ülkemiz dershanelerden kurtulacak.
 Fakat öyle bir sorunla karşı karşıya ki hükümet, ciddiyetini kendilerinin bile tam olarak idrak edebildiğinden emin değilim. Neden mi? E malum ‘’Sn.’’ Başbakanımızın sevgili evlatları Amerikalarda okumuş tahsil görmüş çocuklar. Başbakan bizim genç çocuk sahibi ailelerinki gibi bir sınav kaygısı pek yaşamamıştır zaar.
 O zaman bu yazıyı ‘’Sn.’’ Başbakanımızın da okuduğunu varsayarak şöyle anlatayım sorunu…
 Değerli okuyucu, bu dershane ihtiyacı nereden oluştu allasen? Üniversite sınavlarındaki devrim niteliğinde yaratılan sistemden olmasın? Nedir bu sistem? Ele, ele, ele. Bunlar nelerdir say bakalım değil, Bunlardan hangileri yanlıştır işaretle bakalım. E paragözler boş durur mu. Baktılar zaten bu devletin verdiği içi boş kitaplar bir cacık olmuyor, hem ‘’hizmet’’ etmiş oluruz hem de cebimiz biraz para görür diye sıvadılar kolları giriştiler işe. Önceleri masumdu biraz. Testler, sorular, konu anlatımları… Sonra baktılar ulan bu işte iyi para var hee, millet de sanki analarının karınlarından dershaneyle çıkmış gibi bütün çocuklarını gönderiyorlar, e biz bu işe kendimizden bir şeyler de katalım dediler. Sonra ne mi oldu? Bak bu kısım çok eğlenceli okuyucu. Bu bir evrim gibi. Dershane hocalarının evrimi. Eğer Darwin’in dediği şey buysa vallahi büyük adammış şu Darwin vesselam. Bak şimdi; DERSHANE HOCASI:
1.       EVRE: Sinek kaydı traş, klasik lacos yada gömlek, üzerine hırka/yelek, tek amacı dersini anlatıp bir an önce bankamatiğe koşup maaşını çekmek.
2.       EVRE: Yavaştan bıyıklar çıkmaya başladı. Bak bak bak. Şimdi amaç ufaktan değişiyor. Dershaneler kendi test kitaplarını basacak birazdan, sonra onlar öğrencilere verilecek, denecek ki bundan sonra dersleri bu kitaptan işleyeceğiz. Ama isteyen almasın tabi zorla aldırmıyoruz. (Bak bak laflara bak). İşte bu evrede öğretmen adeta bir pazarlamacıdır. Artık tek amacı dersini anlatıp çıkmak değildir. Artık bir kutsal görevi daha vardır. O feri kaçmış gözleriyle öğrencileri kitapları alma konusunda tek seferde ikna etmek.
 – Hocam benim başka kitabım var zaten. + Olsun olsun alırsın ya n’olcak fazla kitaptan kim zarar görmüş ehehe. Alırsın alırsın… Ahmet, Süleyman’ı da yaz!
3.       EVRE: Bak bu en güzeli… Bu evrede bıyıklar ufaktan incelir. Yanaklar tombullaşır. Minik şirin bir göbek çıkar yada çok sıska olurlar. %95’i gözlüklüdür bu evrede ama hepsi değil şimdi yalan olmasın blog çıkışında ağabeyler tarafından sıkıştırılmayalım. Aaa ağzımdan kaçtı. Bak. Abiler. İşte bu bir dershane hocasının en kaşerlenmiş evresidir. Artık o kafasının en tepesindeki saç telinden ayağının topuğuna kadar kutsal görevlerle bezenmiş bir tanrı savaşçısıdır. Artık o seçilmiş kişidir. Ders anlatmak onun için bir hobidir artık. Onun çok daha sevap point’li görevleri vardır. Bunlardan bazıları; öğrencilerine ZAMAN gazetesine abone toplamaları için baskı uygulamak, ANAFEN yada FEM dershanelerine sadece eğitim için gidip cemaatle hiçbir alakası olmayan gençleri bok varmış gibi bitmeyen bir ısrar ve dünyada görüp görebileceğiniz en sinir bozucu gülümsemeyle bizim yan apartmandaki Seval Teyze’nin altın günlerinden esinlenerek uydurdukları MAKLUBE AKŞAMLARI denilen olaya çağırmak ve orada kaşığına zeytin çekirdeği gelene sofrayı toplattırmak, dershanelerinin yan kuruşları olan yurtlara öğrencileri DERS KAMPI adı altında alıp dersten başka her şeyi yaptırmak, öğrencilere ‘’zor bela soktukları yurtlarda’’ HOCAEFENDİ KASETLERİ adı altında FETHULLAH GÜLEN’in fii tarihinden kalma sohbet kayıtlarını dinlettirmek, dinlemeyenlerin hafta sonu evlerine gitmelerini YASAKLAMAK! Evet bu evredeki kaşar, ee pardon kaşerlenmiş hocaların görevleri bunlardır.
  İşte dershanelerin kaldırılmasına karşı çıkan dershane grubu bunlardır. Nev’i Şahsına munhasır beyefendileri tanımlarken verdiğim ince ayrıntılardan da anlaşılacağı gibi ben de bu mübareklerin ortamlarında fazlaca bulundum ama hiçbir zaman kendimi kullandırtmadım. Buradan beni okuyan, yazılarımı takip eden velilere/büyüklere de sesleniyorum. Aman! Çocuklarınızı bunlara karşı uyarın. Eğer şuanda çocuğunuz yurttaysa ve bir Cuma akşamı telefonunuzu bir BELLETMEN arayıp çocuğunuz bu hafta derslerine hiç çalışmadı bu haftasonu burada kalsın diyoruz abla/abi derse bilin ki o hafta çocuğunuz HOCAEFENDİ kasetlerini dinlemedi. Bunları işkembeden sallamıyorum sevgili okuyucu, gerçekten yaşadım. Neyse bu yurt maceralarımı başka bir yazımda paylaşacağım zaten sizlerle.
 Velhasıl bu Dershanelerin kaldırılmasını istemeyen tayfa bu işi tam bir para kaynağına çeviren, fakir vatandaşın (bolca da dini duygularını sömürerek) iliğini kemiğini kurutan (tabiri caiz değilse bile sonuna kadar hak ediyorlar) ŞEREFSİZ bir tayfadır.

 He DEVLET BABA bu dershaneleri nasıl bir yol izleyerek kaldırır, kaç nesil zarar görür bilinmez ama zararın neresinden dönülse kardır. Umarım ülkemizin için her şeyin en güzeli olur. Sevgi ve Saygılarımla…

                                                                                                                      TALHA ENES BİŞKİN

                                                                                                                  18/11/2013 19:53 -Kadıköy

17 Kasım 2013 Pazar

UZUN BİR ARADAN SONRA...

 Evet sevgili okuyucu, uzun bir aradan sonra bir sürü yaşanmışlıkla, acıyla, sevinçle, kısacası daha olgun bir benle tekrar döndüm minik bloğuma. Açıkçası yazmayı özledim. İçimdeki boşluğu başka hiçbir şeyin tam olarak dolduramadığını gördüm. Bundan sonra yaşadıklarımı burada bulacaksınız. Neden mi yazıyorum? Sende aynı hatalara düşüp benim gibi olma diye okuyucu. Oku ve düşün, yorumlarda bulun fikirlerimizi açıklayıp ortak bir yol bulalım. Buraya yazmamın da tek amacı bu zaten. Hiçbir kârım yok bu işte.
 Şimdi ilk yazımla sizi baş başa bırakacağım. İyi okumalar...

                                                                                                     
                                                                                                                       TALHA ENES BİŞKİN




SİZİ DE DELİRMEYE DAVET EDİYORUM

 Yaşadığımız her şeyin birer kurgudan ibaret olduğunu düşündünüz mü hiç? İçtiğimiz sigaradan yaşadığımız aşklara, yediğimiz içtiğimiz şeylerden arkadaşlarımızla oturup vakit geçirdiğimiz mekanlara kadar her şeyin birer kurgudan ibaret olduğunu. Ben düşündükçe delirecek gibi oluyorum ve sizi de bu yazımda benimle birlikte biraz da olsa delirmeye davet ediyorum. Sigara Amerika’da ilk üretilmeye başlandığında doktorların sigarayı tavsiye ettiğini biliyor muydunuz?  Evet, o zamanlar reklamlarda, filmlerdeki karizmatik ve yalnız-esrarengiz beyefendilerin, acılı, terk edilmiş ve dertler içinde kıvranan güzel bayanların iki parmağının arasında hep aynı şey vardı. Sigara, adeta bir anti depresan, bir mutluluk kapsülü olarak gösteriliyor ya da karizmatik ve esrarengiz görünmenin vazgeçilmez aksesuarı olarak bizlere empoze ediliyordu. Ama o küçük anti depresan, karizmanın o vazgeçilmez havalı aksesuarı bizlerin elinde hiçbir zaman o filmlerdeki güzel bayanlar ve yakışıklı erkeklerinkinde durduğu gibi güzel durmadı. Kimine illetli bir bağımlı tipi, kimine de geçmeyen itici bir koku bıraktı. Dumanı hiçbir zaman filmlerdeki gibi havalı, yavaş yavaş süzülmedi. Aslına bakarsanız çoğu rüzgarda suratımıza çarpa çarpa dağıldı.


 Aynı sigara şimdi bir iticilik sebebi. Bulunuşunun üstünden yıllar geçti ve aynı fakülteyi bitirip aynı eğitimi alan aynı doktorlar şimdi sigaranın zararlı olduğunu haykırıyor bize. Aynı televizyonlar ilk zamanlar ballandıra ballandıra reklamını yaptıkları boku şimdi gözümüze soka soka kötülüyor. Aynı ciğerlere birkaç sene önce şifa veren ot şimdilerde aynı ciğerleri öldürüyor. Peki ne değişti? Hiç düşündünüz mü? Sordunuz mu kendinize?
 Yaşadığımız aşklar bize mi ait peki? Aşkı gerçekten hissettiğimiz için mi arıyoruz yoksa bizim de filmlerdeki gibi bir ilişkimiz olsun diye mi? Aşkı bir çocuğun  babasına ‘’Banane banane o arabadan Murat’ın bile var bir benim yok, bende istiyorum!’’ demesi gibi mi istiyoruz yoksa gerçekten kalbimizde hissettiğimiz boşluğu doldurmak için mi? İçimizde hissettiğimiz boşluk kalbimiz de mi aklımızda mı?
 Ben 17 yaşındayım. Şimdiye kadar başımdan 7 ilişki geçti. İlk ilişkim çok masumdu. Bilirsiniz işte klasik bir ilkokul aşkı. Sümüklü burnumuzu çekerken yanımızdaki ‘’sevgilimiz’’den çekine çekine yürürdük. Elimiz ayağımız birbirine dolanırdı. İki cümleyi yan yana getiremezdik. Şimdi düşünüyorum, o yaşta bir çocuk neden aşkın eksikliğini hissedip bir sevgili bulma arayışına girer ki? Hatırlıyorum da o zamanlar Sihirli Annem’i, Beyblade’i falan izlerdik hep. Oradaki çocukların hepsinin de sevgilisi vardı. Benim niye yok demiştim. Demek ki bu olmalı, benim yoksa ben eksiğim demek ki. İşte o düşünce kafamda ilk ampulü yaktığından beri aşkı hep ‘’Murat’ın siyah havalı arabası’’ gibi görmüşüm aslında. Sigara gibi Aşk da bir insanı ‘’tam’’ yapmak için önemli bir aksesuardı benim için, çoğumuz için.
 Ben hep o siyah arabayı aradım ve ben aradıkça o siyah arabalar suratıma karşı acımasızca vuruldu. Senin neyine o siyah araba. Hayatımın hayallerle, yeni fikirlerle, araştırma arzusuyla, belki ufak icatlarla geçmesi gereken en güzel yılları iki tane götü boklu kızı elde etmeye çalışarak geçti. Şimdi o götü boklu kızlar-sümüklü erkekler hala siyah araba peşinde ama ben delire delire anladım bu işte bir terslik olduğunu. Diyorumya delirmek kötü değildir aslında. Akıllılar ne yapıyorlar da akıllı sıfatını alıyorlar sanıyorsun okuyucu? Eğer sana denileni yaparsan, reklamlarda sana al dediklerini alıp yap dediklerini yaparsan akıllı olursun. Heh! Aferin iyi bok yiyorsun! Yapma… Buraya kadar okuduysan biraz daha dayan da birlikte delirmeyi tamamlayalım.
 Şimdi soruyorsun ‘’Abi iyi tamam da bunları nereye bağlayacaksın?’’ diye. Haklısın. Bak şimdi nasıl oturacak her şey yerine.
 Bu devran nasıl dönüyor sence? Sigaradan başlayalım; ne yaptılar bize dostum? Önce tutuşturdular elimize bir sigara paketi, iç dediler, ooh yarasın tosunuma bak çok faydasını göreceksin dedi okul okumuş doktorlar. Bir bildikleri vardır adamlar senelerce okumuş boş konuşmuyordur dedin içtin. İlk dumandan bir bok anlamadın bu ne biçim tat ulan dedin ama yine de içtin, şifa niyetine… İlk paket bitti. Dedin şifa yarım kalmasın, bir paket daha aldın. Sonra bir ara paran bitti bir hafta kadar içmedin, baktın elin ayağın titriyor, oradan buradan bulup buluşturup bir paket daha aldın, bir de baktın ki ne baş ağrısı kaldı ne titreme. Vay be! Bak doktor boşuna söylememiş dedin. Hiç durup düşünmedin ki yahu ben bu zamana kadar ağzıma sürmedim ne titreme vardı ne bir şey. Ama olsun, sonuçta titremelerin geçmiştiya, önemli olan oydu. O sırada sigara üreticileri bayram ediyordu tabii. Hem eli ayağı titreyen hastalıklı halka ‘’şifa’’ dağıtıp sevap kazanıyor hem de paranın gözüne vuruyorlardı. E bir de bu fabrikalar vergi veriyorlardı tabii devlete. Devletin de keyfi tıkırındaydı, vergilerden kasa taşıyordu. Ne mübarek şeydi şu sigara! Sonra yıllar geçti… Bir de baktı ki devlet gençler yavaş yavaş kanser denilen bir illete kapılıp ölüyorlar. Devlet bir yerden kazanayım derken bir diğer yerden kaybediyordu. N’oluyordu yahu! Hemen araştırmalar yapıldı. Bilin bakalım o araştırmaları kimler yaptı. Birkaç sene önce sigarayı şifa niyetine millete öneren doktorlar! Birde baktılar ki o şifa kaynağı safi zehir! Tırnakları sertleştirip sesi kalınlaştırmaktan başka bir boka yaradığı yok! Hemen duruma el attı tabii ‘’Devlet Baba’’. Durun dedi, bu sigara tam bir zehir, içmeyin ölürsünüz haa cısss! E ama birkaç sene önce? Yok yok o zaman başkaydı o zaman bizde faydalı sanıyorduk. Siktir. O zamanlar işler tıkırındaydı. Vergiler takır takır yatıyordu. Ama sonra daha büyük para getiren gençler azaldı. Devlet Baba ikisinden birini tercih etti. E yazı tura atıp seçmeyeceklerdiya. Hangisi daha karlıysa onu seçtiler. Ama artık çok geçti. Herkes alışmıştı bir kere titremelerine derman olan ilaca. Şimdi gülen taraf ellerinde kokteylleriyle hayatında sigaraya el sürmemiş sigara üreticileriydi. Birde dalga geçer gibi paketlerin üzerine ‘’Aman haa içmeyin ölürsünüz’’ yazıyorlardı. Keyiflerine keyif katılmıştı. Millet muhtaçtı artık o derman çubuğuna. Düşünmeden alıyorlardı. ‘’Düşünmeden’’…
  İşte aşk da sigara gibiydi sevgili okuyucu. Her filmin, her dizinin baş konusuydu. Bizim hiçbir zaman görmeye imkanımızın olmadığı dağ eteklerinde, kumsallarda, bir kamp ateşinin başında yaşanan ateşli öpüşmeler… Biz dağ eteğine çıkmaya kalksak yorgunluktan kan ter içinde kalır, kumsalda yürümeye kalksak ayağımıza bira şişesinin kırıkları batar, kamp ateşi yakmaya çalışsak yağmur yağar, öpüşmeye kalksak sevgilimiz evlenmeden olmaz derdi. Velhasıl filmlerdeki gibi olmadı hiçbir zaman. Olduramadık. Ya bizdeydi sorun ya da her şeyi aylar öncesinden hazırlayıp bize o an olmuş gibi gösteren kaşar yönetmenlerde. Ama arayışımızdan hiç vazgeçmedik. Sorun hep bizde sandık. Herkes o dağın eteğine çıkıyor, kumsalda yürüyor, kamp ateşini yakıp öpüşüyor bir biz beceremiyoruz diyorduk. Ama öyle bir dünya yoktu! Kimsenin yoktu ama herkes arıyordu.
 Biz aşkı çok büyüttük içimizde. Böyle boktan bir dünyada aşık olunca birden her şey mükemmel olacak sandık. Aşık olunca yola balgam atan amca tükürüğünü içinde tutacak, aniden esen sert bir rüzgarda yağlı saçlarımız Edward’ınki gibi dalgalanacak sandık. Peki bizim bu arayışımızdan kimler mi yararlandı? Ne de olsa kendi içimizde yaşıyorduk yahu kime ne çıkarımız vardı değil mi?
 Duygular dostlarım, insanda en kolay sömürülen şeydir. Siz aşkla, dinle, öfkeyle, ayrılıkla, kavuşmayla, hüzünle, mutlulukla alakalı bir film, bir kitap, bir resim, bir kolye, bir müzik yaptıysanız ve eğer sesinizi de azıcık duyurabildiyseniz köşeyi döndünüz demektir. Gerçekten aşık bir insan hiçbir zaman sevdiğinin onu götürdüğü mekanın kalitesine, ona aldığı kolyenin/yüzüğün fiyat etiketine, onun ne marka giyindiğine, Facebook’ta durumlarını/fotoğraflarını kaç kişinin beğenip Twitter’da attığı twitlerin kaç favori/rettweet aldığına bakmaz. Bunlar önemsizdir onun için. O olsun, onun olsun, yeterdir onun için. Ama işte bu Murat’ın Siyah arabasından alanlar hep bunlara bakar. İşte kullanılan budur. Sizin de aşk dediğiniz şey eğer buysa işte sokaktaki kuyumcu, güzel manzaralı klas bir restoran, koltukları rahat bir sinema o zaman karlı olur. Eğer sizin de ‘’aşkınız’’ Murat’ın siyah arabasıysa hayırlı olsun efendim artık siz de çarkın bir parçasısınız.
 İşte kurgulanan budur sevgili okuyucu. Başımızdaki senaristler önce bir şeyleri bize enjekte eder. Onları olmazsa olmaz gösterir, sonra da aman cıss bu kötü, ı ıh kaka der. Ama sonuçta kazanan hep senaristtir, kaybeden de biz. Sonsuz bir boşlukta buluruz kendimizi. Kullanıldığımız hissederiz ama suçu karşımızdakine yada kendimize atarız hep. Hiç demeyiz ki ben neden bunları yaptım ki. Durup dururken neden sigaraya başladım? Aslında hiç eksikliğini hissetmiyorken ‘’o filmi izledikten/ o kitabı okuduktan/ o resmi gördükten’’ sonra birden benim de bundan olmalı deyip neden gidip bir kıza sevgili olmayı teklif ettim? Benim var olma amacım bu mu? Düşün okuyucu.
 Şimdiye kadar ki hayatının senaristi ben olayım. Bak şimdi; + filmlerde, dizilerde sürekli aşkı empoze ettim, oradaki aşklar hep mutlu bitsin ama, sakın ha ayrılma ihtimalini yansıtmayın tamam mı yönetmenler. – Tamam efendim. + Sonra bu insancık aşık olsun (olduğunu sansın), sonra zaman geçtikçe baksın ki ‘’ulan bu benimkisi hiç filmlerdeki gibi değil’’, sansın ki sorun karşısındakinde, normalde filmlerdeki gibi mükemmel bir aşk yaşayabilir ama karşısındaki noksan olduğu için yaşayamıyor. Sonra bunu anlayınca n’apsın, e kızı/erkeği terk etsin tabii. Ardından terk edilen taraf teselliyi hemen sigarada/alkolde/uyuşturucuda yada acı yüklü şarkılarda bulsun. Onların fabrikasının vergileri bize işliyor dimi? – Evet efendim. + Heh tamam, aman haa para başka yere akacaksa boşuna uğraşamayalım. – Yok efendim hepsi bize bağlı. + Tamam o zaman, sonra bu döngü böyle devam etsin.  – E efendim bu insanlar hiç durup düşünmeyecek mi bir yerde yanlışlık var diye? + Sen merak etme, öyle bir işleyeceğim ki bu anlattıklarımı, düşünme ihtiyacı bile hissetmeyecekler, hem boşversene sen, şu kasayı aç da paraları bir daha sayalım eksik olmasın. – Hemen efendim…
 Evet sevgili okuyucu, sen ne diyorsun bu işe? Ben düşündükçe delirecek gibi oluyorum ve seni de biraz da olsa delirmeye davet ediyorum…


                                                                                                                         TALHA ENES BİŞKİN 
                                                                                                                    22:40  16/11/2013 -Kadıköy