Havalar soğumaya başladı arkadaşlar. Bu soğuk havalarda sokak hayvanlarının yemek bulması da gittikçe zorlaşıyor. Hele ki kar da yağdıktan sonra açlık tehlikesiyle karşı karşıya kalacak bir çoğu. Tabii ki sokakta kalan insanlar da var ama belediyeler sokakta yaşayan insanlar için belli yerler ayarlıyor. Olan yine bu küçük dostlarımıza oluyor.
Onları bu durumdan kurtarmak ise çok kolay aslında. Sokağınıza ya da kapınızın önüne koyacağınız bir kap mama, ekmek artığı vb. onları aç kalmaktan kurtarabilir.
Yağmurun sesi o kadar hoş ki… Akşam hava kararınca – hele ki
bir de bu mevsimde- sokağa çık okuyucu. Sokağın keyfini çıkar. Bir de
yakınlarında oturan bir can dostun, yakının varsa yaşadın! Bak gülme şimdi
yazacağım şeye. Ben yaptım. Vallahi bak! Saat gece 11. Aradım bir tanecik
dostumu, kalk ulan dedin şu havaya bak mis gibi, sen sermişsin kıçını
yatıyorsun hala. E ne kadar can dostu olursa olsun insanoğlu işte çiğ süt
emmiş. Sigaran varsa gelirim dedi, ulan tamam gel çay da benden dedim. Anlamadı
tabi ilkten. Sokak, çay, sigara, Enes?
Ne mi yaptım? Kaptım
termosu –ufak termoslar vardır bardak gibi, babaannemin piknik termosu değil
yani ama ha birkaç gün sonra sokakta elinde koca koca termoslarla dolaşan
insanlar görmeyeyim- doldurdum içine mis gibi elceezlerimle yaptığım tavşan
kanı çayı – övünmek gibi olacak ama çok güzel çay yaptığımı söylerler, kaçak
çay, tomurcuk falan, ama gizli tarif bende tabii- ağzını kapadığım gibi çıktım
sokağa. Kapıyı açtığım an yüzüme çarpan ferahlığı hissetmeniz lazım. O yağmurun
toprağa lütfettiği kokuyu hiç söylemiyorum zaten. Birden iştahım açılıverdi
koşar adım gittim dostumun yanına. Uzattım bir sigara, o onu yakarken bende
çıkardım cebimden termosla iki plastik bardak. İlkten bir sırıttı sonra’’
şaşırmıyorum artık’’ dedi. –manyak olmanın dezavantajı işte, bir süre sonra
serçe parmağınızla fil de kaldırsanız insanlar şaşırmıyor- Sonra bende
gülümsedim koydum çayları yaktık sigaraları ve o an benim için vazgeçilmez
anlardan biriydi.
Biraz canlandırayım
mı gözünüzde? Bak şimdi; her yer zifiri karanlık, ortamı –kısmen- aydınlatan
tek şey sokak lambasından sızan ince ışık, çatıdan damlayan yağmur damlalarının
sakin sesleri, topraktan yükselen o mis kokuyla soba bacalarından çıkan dumanın
o sert kokusu ve o soğuk içinde içimizi aydınlatan tavşankanı bir bardak çay…
Sokağa çık okuyucu.
‘’Hava karardı artık’’ gibi saçma bir cümleyi çıkaralım dilimizden hep
birlikte. Herkese öğret asıl yaşamın gece başladığını. Aranılan sükûtun
gecelerde olduğunu öğret onlara.
N’oluyor yahu bu
eğitim sistemine? Bir şeyler olduğu
konusunda hem fikiriz tamam ama nedir bu acele? Sınava son gece çalışan lise
öğrencisi gibi 10 küsür senelik iktidar daha yeni el atıyor eğitime. Ne bu
acele denildiğinde de ‘’Türkiye çok vakit kaybetti.’’ Ulan kaybettiysen sen kaybettin, üç dönem
oldu be 3 dönem! Tamam anladık Ergenekon vardı, terör vardı zart zurt. E peki
kardeşim sormazlar mı Milli Eğitim Bakanına, be adam sen de mi görevliydin
ergenekon’da, terör örgütü operasyonlarında. Diğer bakanlar işini yaparken sen
ne yaptın? – Ee şey.. SBS diye bir şey yaptım, acayip tuttu ama tadı damakta
kalsın dedik birkaç sene sonra kaldırdık. Öğrencilere de heyecan oldu.
Vallahi eksik
olmayın! Her neyse. İşte böyle sevgili okuyucu, bu ülke kurulduğundan beri bir
türlü doğru düzgün bir eğitim sistemimiz olmadı. Olduramadık. Olduramadılar.
Şimdi de dershaneler
kalkacakmış. Kalksın. En başından böyle bir oluşumun yapılanmasına izin
vermeleri hataydı zaten. He neden izin verdiler, acaba buda planlanmış bir
olay mıydı yoksa ‘’boşver biraz kendi hallerinde takılsınlar sonra boş bir
vakitte bakarız icabına’’ tarzında bir yaklaşımla mı izin verdiler orasını bilemeyiz. Ama neticede bugün yarın ülkemiz
dershanelerden kurtulacak.
Fakat öyle bir
sorunla karşı karşıya ki hükümet, ciddiyetini kendilerinin bile tam olarak
idrak edebildiğinden emin değilim. Neden mi? E malum ‘’Sn.’’ Başbakanımızın
sevgili evlatları Amerikalarda okumuş tahsil görmüş çocuklar. Başbakan bizim
genç çocuk sahibi ailelerinki gibi bir sınav kaygısı pek yaşamamıştır zaar.
O zaman bu yazıyı
‘’Sn.’’ Başbakanımızın da okuduğunu varsayarak şöyle anlatayım sorunu…
Değerli okuyucu, bu
dershane ihtiyacı nereden oluştu allasen? Üniversite sınavlarındaki devrim
niteliğinde yaratılan sistemden olmasın? Nedir bu sistem? Ele, ele, ele. Bunlar
nelerdir say bakalım değil, Bunlardan hangileri yanlıştır işaretle bakalım. E
paragözler boş durur mu. Baktılar zaten bu devletin verdiği içi boş kitaplar
bir cacık olmuyor, hem ‘’hizmet’’ etmiş oluruz hem de cebimiz biraz para görür
diye sıvadılar kolları giriştiler işe. Önceleri masumdu biraz. Testler,
sorular, konu anlatımları… Sonra baktılar ulan bu işte iyi para var hee, millet
de sanki analarının karınlarından dershaneyle çıkmış gibi bütün çocuklarını
gönderiyorlar, e biz bu işe kendimizden bir şeyler de katalım dediler. Sonra ne
mi oldu? Bak bu kısım çok eğlenceli okuyucu. Bu bir evrim gibi. Dershane hocalarının
evrimi. Eğer Darwin’in dediği şey buysa vallahi büyük adammış şu Darwin
vesselam. Bak şimdi; DERSHANE HOCASI:
1.EVRE: Sinek kaydı traş, klasik lacos yada
gömlek, üzerine hırka/yelek, tek amacı dersini anlatıp bir an önce bankamatiğe
koşup maaşını çekmek.
2.EVRE: Yavaştan bıyıklar çıkmaya başladı. Bak bak
bak. Şimdi amaç ufaktan değişiyor. Dershaneler kendi test kitaplarını basacak
birazdan, sonra onlar öğrencilere verilecek, denecek ki bundan sonra dersleri
bu kitaptan işleyeceğiz. Ama isteyen almasın tabi zorla aldırmıyoruz. (Bak bak
laflara bak). İşte bu evrede öğretmen adeta bir pazarlamacıdır. Artık tek amacı
dersini anlatıp çıkmak değildir. Artık bir kutsal görevi daha vardır. O feri
kaçmış gözleriyle öğrencileri kitapları alma konusunda tek seferde ikna etmek.
–
Hocam benim başka kitabım var zaten. + Olsun olsun alırsın ya n’olcak fazla
kitaptan kim zarar görmüş ehehe. Alırsın alırsın… Ahmet, Süleyman’ı da yaz!
3.EVRE: Bak bu en güzeli… Bu evrede bıyıklar
ufaktan incelir. Yanaklar tombullaşır. Minik şirin bir göbek çıkar yada çok
sıska olurlar. %95’i gözlüklüdür bu evrede ama hepsi değil şimdi yalan olmasın
blog çıkışında ağabeyler tarafından sıkıştırılmayalım. Aaa ağzımdan kaçtı. Bak.
Abiler. İşte bu bir dershane hocasının en kaşerlenmiş evresidir. Artık o
kafasının en tepesindeki saç telinden ayağının topuğuna kadar kutsal görevlerle
bezenmiş bir tanrı savaşçısıdır. Artık o seçilmiş kişidir. Ders anlatmak onun
için bir hobidir artık. Onun çok daha sevap point’li görevleri vardır.
Bunlardan bazıları; öğrencilerine ZAMAN gazetesine abone toplamaları için baskı
uygulamak, ANAFEN yada FEM dershanelerine sadece eğitim için gidip cemaatle
hiçbir alakası olmayan gençleri bok varmış gibi bitmeyen bir ısrar ve dünyada
görüp görebileceğiniz en sinir bozucu gülümsemeyle bizim yan apartmandaki Seval
Teyze’nin altın günlerinden esinlenerek uydurdukları MAKLUBE AKŞAMLARI denilen
olaya çağırmak ve orada kaşığına zeytin çekirdeği gelene sofrayı toplattırmak,
dershanelerinin yan kuruşları olan yurtlara öğrencileri DERS KAMPI adı altında
alıp dersten başka her şeyi yaptırmak, öğrencilere ‘’zor bela soktukları
yurtlarda’’ HOCAEFENDİ KASETLERİ adı altında FETHULLAH GÜLEN’in fii tarihinden
kalma sohbet kayıtlarını dinlettirmek, dinlemeyenlerin hafta sonu evlerine
gitmelerini YASAKLAMAK! Evet bu evredeki kaşar, ee pardon kaşerlenmiş hocaların
görevleri bunlardır.
İşte dershanelerin kaldırılmasına karşı çıkan dershane grubu bunlardır.
Nev’i Şahsına munhasır beyefendileri tanımlarken verdiğim ince ayrıntılardan da
anlaşılacağı gibi ben de bu mübareklerin ortamlarında fazlaca bulundum ama
hiçbir zaman kendimi kullandırtmadım. Buradan beni okuyan, yazılarımı takip
eden velilere/büyüklere de sesleniyorum. Aman! Çocuklarınızı bunlara karşı
uyarın. Eğer şuanda çocuğunuz yurttaysa ve bir Cuma akşamı telefonunuzu bir
BELLETMEN arayıp çocuğunuz bu hafta derslerine hiç çalışmadı bu haftasonu
burada kalsın diyoruz abla/abi derse bilin ki o hafta çocuğunuz HOCAEFENDİ
kasetlerini dinlemedi. Bunları işkembeden sallamıyorum sevgili okuyucu, gerçekten
yaşadım. Neyse bu yurt maceralarımı başka bir yazımda paylaşacağım zaten
sizlerle.
Velhasıl bu Dershanelerin kaldırılmasını
istemeyen tayfa bu işi tam bir para kaynağına çeviren, fakir vatandaşın (bolca
da dini duygularını sömürerek) iliğini kemiğini kurutan (tabiri caiz değilse
bile sonuna kadar hak ediyorlar) ŞEREFSİZ bir tayfadır.
He
DEVLET BABA bu dershaneleri nasıl bir yol izleyerek kaldırır, kaç nesil zarar
görür bilinmez ama zararın neresinden dönülse kardır. Umarım ülkemizin için her
şeyin en güzeli olur. Sevgi ve Saygılarımla…
Evet sevgili okuyucu, uzun bir aradan sonra bir sürü yaşanmışlıkla, acıyla, sevinçle, kısacası daha olgun bir benle tekrar döndüm minik bloğuma. Açıkçası yazmayı özledim. İçimdeki boşluğu başka hiçbir şeyin tam olarak dolduramadığını gördüm. Bundan sonra yaşadıklarımı burada bulacaksınız. Neden mi yazıyorum? Sende aynı hatalara düşüp benim gibi olma diye okuyucu. Oku ve düşün, yorumlarda bulun fikirlerimizi açıklayıp ortak bir yol bulalım. Buraya yazmamın da tek amacı bu zaten. Hiçbir kârım yok bu işte.
Şimdi ilk yazımla sizi baş başa bırakacağım. İyi okumalar...
Yaşadığımız her şeyin
birer kurgudan ibaret olduğunu düşündünüz mü hiç? İçtiğimiz sigaradan
yaşadığımız aşklara, yediğimiz içtiğimiz şeylerden arkadaşlarımızla oturup
vakit geçirdiğimiz mekanlara kadar her şeyin birer kurgudan ibaret olduğunu.
Ben düşündükçe delirecek gibi oluyorum ve sizi de bu yazımda benimle birlikte
biraz da olsa delirmeye davet ediyorum. Sigara Amerika’da ilk üretilmeye
başlandığında doktorların sigarayı tavsiye ettiğini biliyor muydunuz? Evet, o zamanlar reklamlarda, filmlerdeki
karizmatik ve yalnız-esrarengiz beyefendilerin, acılı, terk edilmiş ve dertler
içinde kıvranan güzel bayanların iki parmağının arasında hep aynı şey vardı.
Sigara, adeta bir anti depresan, bir mutluluk kapsülü olarak gösteriliyor ya da
karizmatik ve esrarengiz görünmenin vazgeçilmez aksesuarı olarak bizlere empoze
ediliyordu. Ama o küçük anti depresan, karizmanın o vazgeçilmez havalı
aksesuarı bizlerin elinde hiçbir zaman o filmlerdeki güzel bayanlar ve
yakışıklı erkeklerinkinde durduğu gibi güzel durmadı. Kimine illetli bir
bağımlı tipi, kimine de geçmeyen itici bir koku bıraktı. Dumanı hiçbir zaman
filmlerdeki gibi havalı, yavaş yavaş süzülmedi. Aslına bakarsanız çoğu rüzgarda
suratımıza çarpa çarpa dağıldı.
Aynı sigara şimdi bir
iticilik sebebi. Bulunuşunun üstünden yıllar geçti ve aynı fakülteyi bitirip
aynı eğitimi alan aynı doktorlar şimdi sigaranın zararlı olduğunu haykırıyor
bize. Aynı televizyonlar ilk zamanlar ballandıra ballandıra reklamını yaptıkları
boku şimdi gözümüze soka soka kötülüyor. Aynı ciğerlere birkaç sene önce şifa
veren ot şimdilerde aynı ciğerleri öldürüyor. Peki ne değişti? Hiç düşündünüz
mü? Sordunuz mu kendinize?
Yaşadığımız aşklar
bize mi ait peki? Aşkı gerçekten hissettiğimiz için mi arıyoruz yoksa bizim de
filmlerdeki gibi bir ilişkimiz olsun diye mi? Aşkı bir çocuğun babasına ‘’Banane banane o arabadan Murat’ın
bile var bir benim yok, bende istiyorum!’’ demesi gibi mi istiyoruz yoksa
gerçekten kalbimizde hissettiğimiz boşluğu doldurmak için mi? İçimizde
hissettiğimiz boşluk kalbimiz de mi aklımızda mı?
Ben 17 yaşındayım.
Şimdiye kadar başımdan 7 ilişki geçti. İlk ilişkim çok masumdu. Bilirsiniz işte
klasik bir ilkokul aşkı. Sümüklü burnumuzu çekerken yanımızdaki ‘’sevgilimiz’’den
çekine çekine yürürdük. Elimiz ayağımız birbirine dolanırdı. İki cümleyi yan
yana getiremezdik. Şimdi düşünüyorum, o yaşta bir çocuk neden aşkın eksikliğini
hissedip bir sevgili bulma arayışına girer ki? Hatırlıyorum da o zamanlar
Sihirli Annem’i, Beyblade’i falan izlerdik hep. Oradaki çocukların hepsinin de
sevgilisi vardı. Benim niye yok demiştim. Demek ki bu olmalı, benim yoksa ben
eksiğim demek ki. İşte o düşünce kafamda ilk ampulü yaktığından beri aşkı hep
‘’Murat’ın siyah havalı arabası’’ gibi görmüşüm aslında. Sigara gibi Aşk da bir
insanı ‘’tam’’ yapmak için önemli bir aksesuardı benim için, çoğumuz için.
Ben hep o siyah
arabayı aradım ve ben aradıkça o siyah arabalar suratıma karşı acımasızca
vuruldu. Senin neyine o siyah araba. Hayatımın hayallerle, yeni fikirlerle,
araştırma arzusuyla, belki ufak icatlarla geçmesi gereken en güzel yılları iki
tane götü boklu kızı elde etmeye çalışarak geçti. Şimdi o götü boklu
kızlar-sümüklü erkekler hala siyah araba peşinde ama ben delire delire anladım
bu işte bir terslik olduğunu. Diyorumya delirmek kötü değildir aslında.
Akıllılar ne yapıyorlar da akıllı sıfatını alıyorlar sanıyorsun okuyucu? Eğer
sana denileni yaparsan, reklamlarda sana al dediklerini alıp yap dediklerini
yaparsan akıllı olursun. Heh! Aferin iyi bok yiyorsun! Yapma… Buraya kadar
okuduysan biraz daha dayan da birlikte delirmeyi tamamlayalım.
Şimdi soruyorsun
‘’Abi iyi tamam da bunları nereye bağlayacaksın?’’ diye. Haklısın. Bak şimdi
nasıl oturacak her şey yerine.
Bu devran nasıl
dönüyor sence? Sigaradan başlayalım; ne yaptılar bize dostum? Önce
tutuşturdular elimize bir sigara paketi, iç dediler, ooh yarasın tosunuma bak
çok faydasını göreceksin dedi okul okumuş doktorlar. Bir bildikleri vardır
adamlar senelerce okumuş boş konuşmuyordur dedin içtin. İlk dumandan bir bok
anlamadın bu ne biçim tat ulan dedin ama yine de içtin, şifa niyetine… İlk
paket bitti. Dedin şifa yarım kalmasın, bir paket daha aldın. Sonra bir ara
paran bitti bir hafta kadar içmedin, baktın elin ayağın titriyor, oradan
buradan bulup buluşturup bir paket daha aldın, bir de baktın ki ne baş ağrısı
kaldı ne titreme. Vay be! Bak doktor boşuna söylememiş dedin. Hiç durup
düşünmedin ki yahu ben bu zamana kadar ağzıma sürmedim ne titreme vardı ne bir
şey. Ama olsun, sonuçta titremelerin geçmiştiya, önemli olan oydu. O sırada
sigara üreticileri bayram ediyordu tabii. Hem eli ayağı titreyen hastalıklı
halka ‘’şifa’’ dağıtıp sevap kazanıyor hem de paranın gözüne vuruyorlardı. E
bir de bu fabrikalar vergi veriyorlardı tabii devlete. Devletin de keyfi
tıkırındaydı, vergilerden kasa taşıyordu. Ne mübarek şeydi şu sigara! Sonra
yıllar geçti… Bir de baktı ki devlet gençler yavaş yavaş kanser denilen bir
illete kapılıp ölüyorlar. Devlet bir yerden kazanayım derken bir diğer yerden
kaybediyordu. N’oluyordu yahu! Hemen araştırmalar yapıldı. Bilin bakalım o
araştırmaları kimler yaptı. Birkaç sene önce sigarayı şifa niyetine millete
öneren doktorlar! Birde baktılar ki o şifa kaynağı safi zehir! Tırnakları
sertleştirip sesi kalınlaştırmaktan başka bir boka yaradığı yok! Hemen duruma
el attı tabii ‘’Devlet Baba’’. Durun dedi, bu sigara tam bir zehir, içmeyin
ölürsünüz haa cısss! E ama birkaç sene önce? Yok yok o zaman başkaydı o zaman
bizde faydalı sanıyorduk. Siktir. O zamanlar işler tıkırındaydı. Vergiler takır
takır yatıyordu. Ama sonra daha büyük para getiren gençler azaldı. Devlet Baba
ikisinden birini tercih etti. E yazı tura atıp seçmeyeceklerdiya. Hangisi daha
karlıysa onu seçtiler. Ama artık çok geçti. Herkes alışmıştı bir kere titremelerine
derman olan ilaca. Şimdi gülen taraf ellerinde kokteylleriyle hayatında
sigaraya el sürmemiş sigara üreticileriydi. Birde dalga geçer gibi paketlerin
üzerine ‘’Aman haa içmeyin ölürsünüz’’ yazıyorlardı. Keyiflerine keyif
katılmıştı. Millet muhtaçtı artık o derman çubuğuna. Düşünmeden alıyorlardı.
‘’Düşünmeden’’…
İşte aşk da sigara
gibiydi sevgili okuyucu. Her filmin, her dizinin baş konusuydu. Bizim hiçbir
zaman görmeye imkanımızın olmadığı dağ eteklerinde, kumsallarda, bir kamp
ateşinin başında yaşanan ateşli öpüşmeler… Biz dağ eteğine çıkmaya kalksak
yorgunluktan kan ter içinde kalır, kumsalda yürümeye kalksak ayağımıza bira
şişesinin kırıkları batar, kamp ateşi yakmaya çalışsak yağmur yağar, öpüşmeye
kalksak sevgilimiz evlenmeden olmaz derdi. Velhasıl filmlerdeki gibi olmadı
hiçbir zaman. Olduramadık. Ya bizdeydi sorun ya da her şeyi aylar öncesinden
hazırlayıp bize o an olmuş gibi gösteren kaşar yönetmenlerde. Ama arayışımızdan
hiç vazgeçmedik. Sorun hep bizde sandık. Herkes o dağın eteğine çıkıyor,
kumsalda yürüyor, kamp ateşini yakıp öpüşüyor bir biz beceremiyoruz diyorduk.
Ama öyle bir dünya yoktu! Kimsenin yoktu ama herkes arıyordu.
Biz aşkı çok büyüttük
içimizde. Böyle boktan bir dünyada aşık olunca birden her şey mükemmel olacak
sandık. Aşık olunca yola balgam atan amca tükürüğünü içinde tutacak, aniden
esen sert bir rüzgarda yağlı saçlarımız Edward’ınki gibi dalgalanacak sandık.
Peki bizim bu arayışımızdan kimler mi yararlandı? Ne de olsa kendi içimizde
yaşıyorduk yahu kime ne çıkarımız vardı değil mi?
Duygular dostlarım,
insanda en kolay sömürülen şeydir. Siz aşkla, dinle, öfkeyle, ayrılıkla,
kavuşmayla, hüzünle, mutlulukla alakalı bir film, bir kitap, bir resim, bir
kolye, bir müzik yaptıysanız ve eğer sesinizi de azıcık duyurabildiyseniz
köşeyi döndünüz demektir. Gerçekten aşık bir insan hiçbir zaman sevdiğinin onu
götürdüğü mekanın kalitesine, ona aldığı kolyenin/yüzüğün fiyat etiketine, onun
ne marka giyindiğine, Facebook’ta durumlarını/fotoğraflarını kaç kişinin
beğenip Twitter’da attığı twitlerin kaç favori/rettweet aldığına bakmaz. Bunlar
önemsizdir onun için. O olsun, onun olsun, yeterdir onun için. Ama işte bu
Murat’ın Siyah arabasından alanlar hep bunlara bakar. İşte kullanılan budur.
Sizin de aşk dediğiniz şey eğer buysa işte sokaktaki kuyumcu, güzel manzaralı
klas bir restoran, koltukları rahat bir sinema o zaman karlı olur. Eğer sizin
de ‘’aşkınız’’ Murat’ın siyah arabasıysa hayırlı olsun efendim artık siz de
çarkın bir parçasısınız.
İşte kurgulanan budur
sevgili okuyucu. Başımızdaki senaristler önce bir şeyleri bize enjekte eder.
Onları olmazsa olmaz gösterir, sonra da aman cıss bu kötü, ı ıh kaka der. Ama
sonuçta kazanan hep senaristtir, kaybeden de biz. Sonsuz bir boşlukta buluruz
kendimizi. Kullanıldığımız hissederiz ama suçu karşımızdakine yada kendimize
atarız hep. Hiç demeyiz ki ben neden bunları yaptım ki. Durup dururken neden
sigaraya başladım? Aslında hiç eksikliğini hissetmiyorken ‘’o filmi izledikten/
o kitabı okuduktan/ o resmi gördükten’’ sonra birden benim de bundan olmalı
deyip neden gidip bir kıza sevgili olmayı teklif ettim? Benim var olma amacım bu
mu? Düşün okuyucu.
Şimdiye kadar ki
hayatının senaristi ben olayım. Bak şimdi; + filmlerde, dizilerde sürekli aşkı
empoze ettim, oradaki aşklar hep mutlu bitsin ama, sakın ha ayrılma ihtimalini
yansıtmayın tamam mı yönetmenler. – Tamam efendim. + Sonra bu insancık aşık
olsun (olduğunu sansın), sonra zaman geçtikçe baksın ki ‘’ulan bu benimkisi hiç
filmlerdeki gibi değil’’, sansın ki sorun karşısındakinde, normalde filmlerdeki
gibi mükemmel bir aşk yaşayabilir ama karşısındaki noksan olduğu için
yaşayamıyor. Sonra bunu anlayınca n’apsın, e kızı/erkeği terk etsin tabii.
Ardından terk edilen taraf teselliyi hemen sigarada/alkolde/uyuşturucuda yada
acı yüklü şarkılarda bulsun. Onların fabrikasının vergileri bize işliyor dimi?
– Evet efendim. + Heh tamam, aman haa para başka yere akacaksa boşuna
uğraşamayalım. – Yok efendim hepsi bize bağlı. + Tamam o zaman, sonra bu döngü
böyle devam etsin. – E efendim bu
insanlar hiç durup düşünmeyecek mi bir yerde yanlışlık var diye? + Sen merak
etme, öyle bir işleyeceğim ki bu anlattıklarımı, düşünme ihtiyacı bile
hissetmeyecekler, hem boşversene sen, şu kasayı aç da paraları bir daha sayalım
eksik olmasın. – Hemen efendim…
Evet sevgili okuyucu,
sen ne diyorsun bu işe? Ben düşündükçe delirecek gibi oluyorum ve seni de biraz
da olsa delirmeye davet ediyorum…