30 Nisan 2012 Pazartesi
Eski İstanbul'a Özlem Masalı
Eski İstanbul'a özlem duymak bizim nesil için koca bir hülyadan başka bir şey değil... Her sene kompozisyon yarışmalarında, şiir yarışmalarında en klasik konulardır bunlar; biri aşk diğeri de Eski İstanbul. Oysa ki yarışmaya gönderilen yazılar birer kelime yığınından başka bir şey değildir çünkü neslimiz bunların ikisinden de bihaberdir. Ama bana en çok Eski İstanbul'a özlem konusu komik gelir.
Şimdi size yakın zamanda başımdan geçen böyle bir olayı anlatmak istiyorum. Hemen korkmayın o kadar uzun olmayacak :)
Senenin ilk aylarıydı.(bu tip yarışmalara katılan arkadaşlar bilir, sene başları tüm bu yarışmaların başlama sezonudur) Sınıfta oturuyordum ve yanlış hatırlamıyorsam elimde Elif Şafak/AŞK romanı vardı (o zamanlar arkadaşlarımın tüm olumsuz eleştirilerine rağmen elimden düşüremediğim ve her arkadaşıma tavsiye ettiğim bir kitaptı vâkâ hala da öyle) Neyse tam o sırada okulumuz dil ve edebiyat öğretmenlerinden Şeyma SARI içeri girdi. Derslerimize girmiyordu, önce kendini tanıttı. Güler yüzlü ve sempatik bir kişiliği vardı. Biraz sohbetten sonra bana 1 hafta sonra yapılacak olan kompozisyon yazma ve okuma yarışmasından bahsetti. Bilin bakalım konu neydi; Eski İstanbul'a özlem :) Konuyu duyunca hafif gülümsedim ama karşımdaki güler yüzlü insana da hayır diyemedim ve ''kompozisyon yarın elinizde olur hocam'' dedim. Şeyma hoca şaşırmayla karışık bir gülümsemeyle ''mükemmel!''
dedi. Belli ki işlerin bu kadar kolay ve çabuk gitmesi hayli hoşuna gitmişti. Her neyse okulun son zili de çaldı. Otobüs durağına doğru ilerlerken ne yazacağımı planlamaya çalıştım ama ne yazacağıma dair en ufak bir fikrim yoktu, olamazdı da! Eski İstabul'a dair bildiğim şeyler; bozacılar, macuncular, sütçü ve yoğurtçu amcalardan ibaretti. O devirde yaşanan duygular, aşklar, sevdalar bunların hepsi kafamda koca bir boşluğun belirmesine sebep oluyordu. Ama nedense içimde en ufak bir umutsuzluk belirmedi çünkü hayal gücümün hepsini çözeceğini biliyordum. Tek yapmam gereken bu kafamda yetim kalan kavramları hayal gücümle birbirine bağlamaktı, yaptım da. Eve gittiğimde bembeyaz bir sayfa bana bakıyordu ve yazmaya başladım. Yazdığım şeyler benim için kurgulanmış bir olaylar zincirinden başka bir şey değildi, koca bir masal!
Ve güneş yeniden doğduğunda (okul başlama saatinde güneş ne kadar doğabiliyorsa!) o beyaz sayfa karalanmıştı. Yaptığım işin benim için gerçekçi hiçbir tarafı yoktu. Şeyma hoca ile karşılaştığım ilk teneffüste hemen elimdeki kağıdı uzattım. Aldı, tekrar okudu, sonra bir daha ''galiba kötü oldu'' dedim içimden ama işler öyle değildi. Öylesine övgüler yağdırdı ki ağzım kulaklarımdan aşağı inmeyi bir türlü beceremedi. Şaşırmıştım...
Hemen yarışma için birkaç prova yaptık. Ve yarışma günü geldi çattı. Her okulun öğrencisi ''hayalindeki'' eski İstanbul'u sanki hepimiz o zamanda yaşamışız gibi ballandıra ballandıra, ara sıra '' öyle değil miydi ?!'' diye sürekli bize tasdik ettirerek anlattılar. Ben de kalktım, herkes gibi ''hayalimdeki Eski İstanbul'u anlattım. Sonuçsa beni şok etmeye yetti. Birinciydik! Belli ki jüriler masalımdan çok hoşlanmışlardı...
Şimdi size yakın zamanda başımdan geçen böyle bir olayı anlatmak istiyorum. Hemen korkmayın o kadar uzun olmayacak :)
Senenin ilk aylarıydı.(bu tip yarışmalara katılan arkadaşlar bilir, sene başları tüm bu yarışmaların başlama sezonudur) Sınıfta oturuyordum ve yanlış hatırlamıyorsam elimde Elif Şafak/AŞK romanı vardı (o zamanlar arkadaşlarımın tüm olumsuz eleştirilerine rağmen elimden düşüremediğim ve her arkadaşıma tavsiye ettiğim bir kitaptı vâkâ hala da öyle) Neyse tam o sırada okulumuz dil ve edebiyat öğretmenlerinden Şeyma SARI içeri girdi. Derslerimize girmiyordu, önce kendini tanıttı. Güler yüzlü ve sempatik bir kişiliği vardı. Biraz sohbetten sonra bana 1 hafta sonra yapılacak olan kompozisyon yazma ve okuma yarışmasından bahsetti. Bilin bakalım konu neydi; Eski İstanbul'a özlem :) Konuyu duyunca hafif gülümsedim ama karşımdaki güler yüzlü insana da hayır diyemedim ve ''kompozisyon yarın elinizde olur hocam'' dedim. Şeyma hoca şaşırmayla karışık bir gülümsemeyle ''mükemmel!''
dedi. Belli ki işlerin bu kadar kolay ve çabuk gitmesi hayli hoşuna gitmişti. Her neyse okulun son zili de çaldı. Otobüs durağına doğru ilerlerken ne yazacağımı planlamaya çalıştım ama ne yazacağıma dair en ufak bir fikrim yoktu, olamazdı da! Eski İstabul'a dair bildiğim şeyler; bozacılar, macuncular, sütçü ve yoğurtçu amcalardan ibaretti. O devirde yaşanan duygular, aşklar, sevdalar bunların hepsi kafamda koca bir boşluğun belirmesine sebep oluyordu. Ama nedense içimde en ufak bir umutsuzluk belirmedi çünkü hayal gücümün hepsini çözeceğini biliyordum. Tek yapmam gereken bu kafamda yetim kalan kavramları hayal gücümle birbirine bağlamaktı, yaptım da. Eve gittiğimde bembeyaz bir sayfa bana bakıyordu ve yazmaya başladım. Yazdığım şeyler benim için kurgulanmış bir olaylar zincirinden başka bir şey değildi, koca bir masal!
Ve güneş yeniden doğduğunda (okul başlama saatinde güneş ne kadar doğabiliyorsa!) o beyaz sayfa karalanmıştı. Yaptığım işin benim için gerçekçi hiçbir tarafı yoktu. Şeyma hoca ile karşılaştığım ilk teneffüste hemen elimdeki kağıdı uzattım. Aldı, tekrar okudu, sonra bir daha ''galiba kötü oldu'' dedim içimden ama işler öyle değildi. Öylesine övgüler yağdırdı ki ağzım kulaklarımdan aşağı inmeyi bir türlü beceremedi. Şaşırmıştım...
Hemen yarışma için birkaç prova yaptık. Ve yarışma günü geldi çattı. Her okulun öğrencisi ''hayalindeki'' eski İstanbul'u sanki hepimiz o zamanda yaşamışız gibi ballandıra ballandıra, ara sıra '' öyle değil miydi ?!'' diye sürekli bize tasdik ettirerek anlattılar. Ben de kalktım, herkes gibi ''hayalimdeki Eski İstanbul'u anlattım. Sonuçsa beni şok etmeye yetti. Birinciydik! Belli ki jüriler masalımdan çok hoşlanmışlardı...
İSTANBUL AKŞAMLARINDA
İSTANBUL AKŞAMLARINDA
İstanbul akşamlarında,
Semaya daldı gözlerim.
Sen varsın aklımda
Sen varsın aklımda...
Deniz dalgalanıyor.
Seni düşünmekten,
Kalbim acıyor,
Seni sevmekten...
Rüzgar vuruyor yüzüme,
Sanki bir tokat gibi.
Güzel yüzün geliyor,
Sanki bir serap gibi...
29 Nisan 2012 Pazar
YALNIZLIK
Hayal meyal şeylerden ilk aşkımız
Hatırası bile yabancı gelir
Hayata beraber başladığımız
Dostlarla da yollar ayrıldı bir bir
Gittikçe artıyor yalnızlığımız..
Evet,
arkadaşlar konumuz yalnızlık…
Ölüm karşısında mevsimler gibi geçer yaşam… Dönerken çarkıfelek, ayrımına varamayız giden her anın, hiçbir şeyle kıyaslanmayacak kadar büyük olan değerinin… Geriye baktığımızda ise bize kalan koca bir yalnızlıktır .. Ya yalnızızdır… Ya da yalnız bırakılmışızdır…
Kimi zaman yapayalnız hissederiz kendimizi.. Ses yok, ışık yok, bütün âlem zifiri karanlık… Ve bitmez bir karanlıksa tek başınalık, kimsenin duymayacağı sitemler patlar yürekte..
Kimi zaman başkalarından ayrıksı düşünmek ve herkesten farklı olmak, farklı bir yol seçmektir yalnızlık… Yaşadığı çağa inat savunurken düşüncelerini, yalnız kalmaktır… İnsanlar tarafından anlaşılamamaktır bazen… Değeri yaşadığı dönemden sonra anlaşılan büyük düşünürler, şairler de öyle değil miydi? Yaşadıkları zaman pek az kimse anlayabildi onları… Mesela Galileo, dünyanın yuvarlak olduğunu ispatlarken yalnız değil miydi? Mesela Ahmet Hamdi Tanpınar, Nazım Hikmet sizce yaşarken anlaşıldılar mı?
Karanlığın insanı delirten bir ihtişamı vardır
Yıldızlar aydınlık fikirler gibi havada salkım salkım
Bu gece dağ başları kadar yalnızım… der Attila İLHAN..
Divan edebiyatının 600 yıllık ummanında göreceğimiz gönül manzaraları hep birbirine benzer. Zaten Divan şairleri bunca zaman hep aynı yalnızlığı, aynı aşkı anlatmadılar mı?
Fuzuli’nin şu beytinde olduğu gibi;
Ne yanar kimse bana ateş-i dilden özge
Ne açar kimse kapım bad-ı sabadan gayrı
“Bana
gönlümdeki ateşten başka yanan yok! Kapımı da sabah rüzgârından başka çalan
yok!” dizelerinde; yalnızlığın dibine vurmuş yüreği nasıl da
dillendirilir?
Anadolu’da
bir söz vardır: İnsanın acısını insan alır. Acı paylaşılınca azalır. Ama
yalnızlık böyle midir?
Yalnızlık paylaşılmaz
Paylaşılsa yalnızlık olmaz… diyor şair
Özdemir Asaf… Yalnızlığın en kötüsü de kalabalıklar içerisinde yalnız olmaktır… Evet belki herkes yanındadır. Ailen, arkadaşların, okulun, çevren… Ama sen yapayalnızsındır. Buna örnek Peyami Safa’nın Yalnızız romanıdır. Bu romanın ana kahramanı Meral, Doğu-Batı kültürleri arasında sıkışıp kalmış, kendine yabancılaşan ve yalnızlaşan insanın bunalımını çok güzel özetliyor: Kendi kendimden nefretimin çerçevelediği ve çirkinleştirdiği bir dünyada yalnızım…
Pekiyi her geçen gün değerlerini yitiren, biraz daha kendine yabancılaşan bireylerin arttığı metropol şehirler.. O şehirler de yalnız değil midir insanları gibi… Her gün değişen tabelalar…Hep bir yerlere yetişmeye çalışan, koşuşturan insanlar.. Sabah dolup gece boşalan sokaklar…
ve yine gece..
Evlerin bacasını kolluyor yıldırımlar
İn cin uykuda yalnız iki yoldaş uyanık
Biri benim biri de serseri kaldırımlar
Can Yücel’in dediği gibi:
Unutma yağmurun yağdığı kadar ıslaksın
Güneşin seni ısıttığı kadar sıcak.Kendini yalnız hissettiğin kadar yalnızsın
Ve güçlü hissettiğin kadar güçlü.
Kendini güzel hissettiğin kadar güzelsin
İşte budur hayat!
İşte budur yaşamak…
20 Nisan 2012 Cuma
AVRUPA'NIN YALANLARI
Geçenlerde elime Mustafa Armağan'ın ''Avrupa'nın 50 Büyük Yalanı'' isimli kitabı geçti. Açık konuşayım, kitabı resmen sömürürcesine büyük bir hız ve iştahla okudum. Kitapta öyle ilginç konulara yer verilmiş ki insan bir an önce diğer sayfanın kokusunu içine çekmek için çırpınıyor. Şimdi bu mükemmel kitaptan birkaç bölüm sunacağım sizlere...
Shakespeare Gerçekten Yaşadı mı?
''William Harvey kan deveranını 1619'da keşfetti. Bu vak'a piyeslerde geçmiştir. Fakat Shakespeare 1616'da öldüğüne göre bu satırları onun yazmasına imkan olabilir mi? ''
Ünlü İngiliz tiyaro yazarı Shakespeare'in hayatı, kalın bir sır perdesi arkasına gizleniş durumda. Okuma yazma bilmeyen, doğru dürüst imza atmasını beceremeyen bu kasap çırağının nasıl olup sa elimizdeki şaheserleri yazabildiği, tarihin büyük sırlarından biri olmaya devam ediyor. Yoksa yazan kişi Shakespeare imzasıyla kendisini mi gizlemişti? Faizle borç verdiği bir alacaklısına yazdığı mektuptan başka elimizde kendi el yazısından tek satır bulunmayan Shakespeare'in mezar taşına 'yazar' değil de 'tüccar' yazılmış olması, size de ilginç gelmiyor mu?
Önümüzdeki 2016 yılında 400. ölüm yıldönümünde anılacak olan Cervantes ve Shakespeare, ilginç bir rastlantı eseri olarak aynı yılın aynı ayının aynı gününde (23 Nisan 1616) kalemlerini susturmuş yazarlardı. Birisi roman türünün hala aşılamayan şahikası Don Kişot'un yazarıydı, öbürü ise hem İngiliz dilini dirilen bir usta, hem de dünya tiyatro tarihinin şaheserlerini topu topu 52 yıllık ömrüne sığdırmayı başarmış, mucizevi yeteneklere sahip bir dehaydı. Lakin Shakespeare'in sessiz sedasız ölümü, hayatı ve kişiliği etrafındaki efsane bulutların kalınlaşmasını engelleyememeiş ve arkasından kopan tartışmalar, onun bu eserleri yazacak kıratta birisi olmadıüından tutun da eserleri yazanın kişiliği ve cinsiyetine kadar uzanmıştır. Hatta meşhur aşk sonelerini yazan kişinin gerçekte bir kadın olduğu bile iddia edilecektir; çünkü bir kıza değil, sarışın, güzel ve soylu bir delikanlıya hitaben yazılmıştır!
Mustafa Armağan ''2011''
Shakespeare Gerçekten Yaşadı mı?
''William Harvey kan deveranını 1619'da keşfetti. Bu vak'a piyeslerde geçmiştir. Fakat Shakespeare 1616'da öldüğüne göre bu satırları onun yazmasına imkan olabilir mi? ''
Ünlü İngiliz tiyaro yazarı Shakespeare'in hayatı, kalın bir sır perdesi arkasına gizleniş durumda. Okuma yazma bilmeyen, doğru dürüst imza atmasını beceremeyen bu kasap çırağının nasıl olup sa elimizdeki şaheserleri yazabildiği, tarihin büyük sırlarından biri olmaya devam ediyor. Yoksa yazan kişi Shakespeare imzasıyla kendisini mi gizlemişti? Faizle borç verdiği bir alacaklısına yazdığı mektuptan başka elimizde kendi el yazısından tek satır bulunmayan Shakespeare'in mezar taşına 'yazar' değil de 'tüccar' yazılmış olması, size de ilginç gelmiyor mu?
Önümüzdeki 2016 yılında 400. ölüm yıldönümünde anılacak olan Cervantes ve Shakespeare, ilginç bir rastlantı eseri olarak aynı yılın aynı ayının aynı gününde (23 Nisan 1616) kalemlerini susturmuş yazarlardı. Birisi roman türünün hala aşılamayan şahikası Don Kişot'un yazarıydı, öbürü ise hem İngiliz dilini dirilen bir usta, hem de dünya tiyatro tarihinin şaheserlerini topu topu 52 yıllık ömrüne sığdırmayı başarmış, mucizevi yeteneklere sahip bir dehaydı. Lakin Shakespeare'in sessiz sedasız ölümü, hayatı ve kişiliği etrafındaki efsane bulutların kalınlaşmasını engelleyememeiş ve arkasından kopan tartışmalar, onun bu eserleri yazacak kıratta birisi olmadıüından tutun da eserleri yazanın kişiliği ve cinsiyetine kadar uzanmıştır. Hatta meşhur aşk sonelerini yazan kişinin gerçekte bir kadın olduğu bile iddia edilecektir; çünkü bir kıza değil, sarışın, güzel ve soylu bir delikanlıya hitaben yazılmıştır!
Böylece koca bir ''Shakespeare efsanesi'' literatürü vüzuda gelmiş ve Hamlet yazarının gerçekte Shakespeare gibi basit bir kasap çırağı ve panayır oyuncusu olamayacağı iddiaları biner sayfalık muhalled ciltlerle zehir gibi tartışmalara konu olmuştur. Bu tartışma hala daha Oxfor Üniversitesi'nden ciddi profesörler eliyle internet üzerinde kıyasıya devam etmektedir.
(Shakespeare'nin imzası)
Sayıları şimdiden bir elin parmaklarının sayısına ulaşan ''ölü Shakespeare adayları'' , tiyatroların kapısında nöbete durmuş, Shakespearelik sırasını kendilerine gelmesini beklemektedirler. Kim bilir, belki günün birinde Shakespeare piyangosu onlardan birine çıkacak ve mezarlarında şu kadar asır sonra gasp edilen haklarını geri almanın gururuyla şad u handan olacaklardır!
15 Nisan 2012 Pazar
HAYALLERİNİZİN PEŞİNDEN KOŞUN
Bazen insanın kendini anlayamadığı zamanlar olur. Sadece yapmış olmak için yapar. Başkaları tatmin olsun, ağızları kapansın diye. Ama hayat o kadar ucuz değildir aslında. Biz gençler bunu en güzel örneğini yaşarız aslında. Meslek seçerken önce ailemizin istediği mesleğin okulunu okuruz. Buna ''altın bileziği takmak'' denir. Sonra (eğer o zamana kadar yok olmadıysa) kendi hayallerimizi gerçekleştirmek için aynı yola tekrar başlarız sıfırdan. Yani kendini ömrümüzden feda ederiz aslında, sırf o ''altın bileziği'' takmak ve ailemizin gönlünü hoş tutmak ya da çevredeki insanların diline düşmemek uğruna.

Ama belki de en başından ailemize hayallerimizi kabul ettirsek bu zorlukların hiçbirini yaşamayız. Unutmayın, eğer bir şeyi yapmak istiyorsanız onun için emek harcamalısınız. Gerekirse fedakarlıklarda bulunup hayalinizi gerçekleştirmelisiniz çünkü biz insanlar hayallerimizle yaşarız. Hayallerimiz olmadan herhangi bir çöpten farksızsınız. Eğer sizin de hayalleriniz varsa ve bu yazıyı okuduysanız hayatta başarılar ;)
14 Nisan 2012 Cumartesi
BİR OTOBÜS MACERASI
Her cuma olduğu gibi o cuma da ''SAYIN MÜDÜRÜMÜZ'' bizi güneşin altında yarım saat bekleten ama bir cümlesini bile değiştirmediği konuşmasını yapıyordu. Konuşmayı dinledikten sonra bir haftanın yorgunluğunu atmak için acele eder bir şekilde koşar adım otobüs durağına doğru gittim. Okulumuzdaki dedikodu sever arkadaşların duraktaki uzun konuşmalarını walkman'imde her zaman başköşede sakladığım Marilyn Manson sayesinde dinlemekten kurtuldum. Bu arada her zamanki gibi kapılara yapışan suratlar ve içerdeki izdihamdan nefes almakta zorlanan insanların güler misin ağlar mısın denilecek türden vaziyetlerinin rahatça görülebileceği 9ÜD otobüsü geldi. Daha fazla güneşte kalmamak için hemen atladım. ( ama asıl neden güneşten çok evde beni bekleyen 30 sayfalık tarih ödevimdi ) Otobüse mecburen arka kapıdan girmiştim. Önce kendime düşmeden ayakta kalabileceğim-çünkü 9ÜD şoförlerinin nasıl kullandığını bilmeyen yoktur!-
bir yer buldum. Sonra belki bir teyze veya amca bana seslenir diye kulaklıklarıma veda ettim. ( artık etraftaki can sıkıcı konuşmaları duymak zorundaydım ) Cebimden pasomu çıkardım ve öndeki yolcuya ileri doğru göndermesi için rica ettim. Herşey güzel gidiyordu. ( otobüste yanlış veya komik bir hareket yapmaktan çok korkarım. Bundan dolayıdır ki otobüse binince kendimi bir sınava girmiş gibi hissederim) Tam o anda ağzımı açık bırakan bir ses duydum ! Yanımda ki tahminimce 60 yaşlarında bir amca elimi pasoyu vermemem için kuvvetli bir şekilde kavradı ve bana şöyle dedi: - '' Bırak oğlum zaten arkadan bindin. kimse farketmez !''Bunları söylerken sesinde bir emir tonu vardı. Bu sözleri duyunca hayretimi gizleyemedim -'' Nasıl olur amca ! Sen kul hakkı diye birşey duymadın mı ?! '' diye istemsiz olarak kaba bir şekilde cevabı yapıştırıverdim. Amca hiç istifini bozmadan devam etti: -'' Oğlum ben bu devlete verya devlete, her ay tam 6.000 $ vergi veriyorum. Peki ne oluyo bu paralar ? Nereye gidiyor ! Şimdi sen paso bassan n'olur basmasan n'olur ?!'' Bunları dinledikten sonra aklımda üç soru belirdi;
Birincisi: Eğer şuan karşımda duran amcanın her sene 6.000 $ verebilecek kadar parası ve vergisi bu kadar yüksek bir mevlaya denk gelen malı varsa bu otobüste işi neydi?
İkincisi: Bu amca '' paralar nereye gidiyor?!''derken bindiği otobüsün hangi parayla alındığını yada bu otobüsün suyla değilde benzinle çalıştığını hiç mi düşünmemişti!
Üçüncüsü: Bu düşüncelerini neden bana söylüyordu?
Ben aklımdan bu düşünceleri geçirirken farkında olmadan amcanın bu haline tebessüm ettim ve elimi amcanın kuvvetli parmakları arasından kurtararak pasoyu önümdeki yolcuya uzattım. Bu hareketimden dolayı yanımdaki yolcuların bol ve cömert övgülerine mazhar oldum fakat oldum olası toplum içinde övülmeyi sevmem. Hele böyle bir olaydan dolayı!
bir yer buldum. Sonra belki bir teyze veya amca bana seslenir diye kulaklıklarıma veda ettim. ( artık etraftaki can sıkıcı konuşmaları duymak zorundaydım ) Cebimden pasomu çıkardım ve öndeki yolcuya ileri doğru göndermesi için rica ettim. Herşey güzel gidiyordu. ( otobüste yanlış veya komik bir hareket yapmaktan çok korkarım. Bundan dolayıdır ki otobüse binince kendimi bir sınava girmiş gibi hissederim) Tam o anda ağzımı açık bırakan bir ses duydum ! Yanımda ki tahminimce 60 yaşlarında bir amca elimi pasoyu vermemem için kuvvetli bir şekilde kavradı ve bana şöyle dedi: - '' Bırak oğlum zaten arkadan bindin. kimse farketmez !''Bunları söylerken sesinde bir emir tonu vardı. Bu sözleri duyunca hayretimi gizleyemedim -'' Nasıl olur amca ! Sen kul hakkı diye birşey duymadın mı ?! '' diye istemsiz olarak kaba bir şekilde cevabı yapıştırıverdim. Amca hiç istifini bozmadan devam etti: -'' Oğlum ben bu devlete verya devlete, her ay tam 6.000 $ vergi veriyorum. Peki ne oluyo bu paralar ? Nereye gidiyor ! Şimdi sen paso bassan n'olur basmasan n'olur ?!'' Bunları dinledikten sonra aklımda üç soru belirdi;
Birincisi: Eğer şuan karşımda duran amcanın her sene 6.000 $ verebilecek kadar parası ve vergisi bu kadar yüksek bir mevlaya denk gelen malı varsa bu otobüste işi neydi?
İkincisi: Bu amca '' paralar nereye gidiyor?!''derken bindiği otobüsün hangi parayla alındığını yada bu otobüsün suyla değilde benzinle çalıştığını hiç mi düşünmemişti!
Üçüncüsü: Bu düşüncelerini neden bana söylüyordu?
Ben aklımdan bu düşünceleri geçirirken farkında olmadan amcanın bu haline tebessüm ettim ve elimi amcanın kuvvetli parmakları arasından kurtararak pasoyu önümdeki yolcuya uzattım. Bu hareketimden dolayı yanımdaki yolcuların bol ve cömert övgülerine mazhar oldum fakat oldum olası toplum içinde övülmeyi sevmem. Hele böyle bir olaydan dolayı!
Ama boşuna dememişler insanın yaşadığı her hadise onun için bir derstir diye. Bu olay da benim için güzel bir tecrübe olarak aklımın bir köşesinde kaldı…
Hayatınız boyunca hep doğru yolu gösteren siz olun, kim bilir, belki de amcamız o günden sonra artık paso basmaya başlamıştır J
ÇOĞU ZAMAN ACIDIR AŞK...
Çoğu zaman acıdır AŞK... Yakar içini. Ağlatır, haykırır içindeki masum ses, kabuğunu söker atar en ağır yaralarının. Ama bağımlısı olmuşsundur artık. Elinden birşey gelmez, yapamazsın, bırakamazsın. Binlerce lanet okursun hayata, küfredersin seni bu illete bağlayana ama olmaz işte. O senin için en kaliteli uyuşturucu kadar kıymetli, en eski şarap kadar tatlı hatta kusursuz bir kadın kadar çekicidir artık. Bırakamazsııın! Boşuna uğraşma... Eğer birini sevmeye başladıysan yani uyuşturucudan bir doz aldıysan artık bağımlısındır, artık o ilk aşktan sonra kimi seversen sev, kime aşık olursan ol. İsimler, yüzler, gülüşler, kokular , gözler teferruattır. Sen her sevgilinde ilk aşkındaki hazzı ararsın. Onu bulmaya çalışırsın. Her sevişmende aslında o ilk aşkınla sevişirsin sen. Farkında olmadan hep o ilk doza muhtaç yaşarsın. Ve dostum eğer şanslıysan tekrar o ilk aşkına dönersin. Döndüğünde ise sana en başta acı ve zarardan başka birşey vermeyen o şarabın aslında bir tatıdının da olduğunu farkedersin. Belki o zaman bu yazı senin için geçersiz olur. Şimdiden sana kolay gelsin. Bu maceradan en az zararla kurtulmaya bak...
13 Nisan 2012 Cuma
Bir Sapa Balta Olmayı Denesek?
Ödevler, dersler, testler, sınavlar... Peki ne için? Sonu belli olmayan bir hayat için. Bir baltaya sap olmakmış. Kimse sormuyor; sen ne olmak istiyorsun? diye. Oysa en önemlisi budur. Biz ne istiyoruz önce bunu bilmeliyiz. Bazıları buna güvenerek - Ne olmak istiyorsun evladım? sorusuna -Müzisyen! diye cevap verince - Tamam o hobi, meslek olarak ne istiyorsun? gibi sinir edici bir cevapla karşılık verir. Be adam! madem bu kadar çok biliyorsun sen niye doktor felan olmadın?! Sonra da öyle sanatsal yeteneği olan insanlar bu yeteneklerini körelterek hiç alakaları olmayan mesleklere kayıyor, sırf insanlar hakkında iyi konuşsun diye koca bir hayatı berbat ediyorlar. Arkadaşlar siz siz olun içinizdeki sanat güneşini öldürmeyin! Size - Ne olmak istiyorsun ? diye sorulunca cesurca cevabınızı verin. Kim ne der, ne düşünür? Boşversene sen. 30-40 yaşına gelince mutsuz bir hayata sahip olmak daha mı iyi. Eğer istediklerimizi yaşayamayacaksak bu hayatın ne anlamı var o zaman? Hepinize hayatınızda başarılar...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

